10 Nisan 2018 Salı

Çorum simidi

 Zaman bir simit halkası olsa ,   çocukluk yıllarımı  Ankara simidi göstermeli.
  İlkokulumun bahçesinde, küçük bir halkaydı Ankara simidi, teneffüs kadar küçüktü Ankara simidi, bir kaç lokmada biterdi. Bol susamlıydı, sınıf arkadaşlarım ile attığım kahkahalar kadar boldu susamı . Simidimin yanına ayran alamayacak kadar küçüktü cep harçlığım. Küçük siyah  önlüğümün eteklerine dolan susamlar...
İstanbul simidi ,   gençliğimin başlangıcı... Az susamlı, az susamlardan dolayı mıydı  az kahkahalarım. Halkalar büyük, büyük düşünceler  büyük okullar, büyük hayaller için mi...
( Sonra farkına vardım ki martılar için büyüktü İstanbul simidi)

Pazar günü ,Çorum sabahı ,  kahvaltıya taze ekmek almak için fırına gidiyorum, cebimde on lira var.

Çorum'daki sokağım sessiz, apartmanlar yüksek değil, insanı nokta gibi küçültüp değersizleştirmiyor, yürürken varlığımı etraf hissediyor. Arkadaki çıplak tepeleri, tepelerin ardındaki bozkırı görerek yokuş aşağı inerek, fırına gidiyorum.

Sokağın başında, yokuş yukarı ilerleyen  bir simit arabası belirdi. Sanki araba kendi kendine gidiyor gibi , kimin sürdüğü görünmüyor. Araba ile yan yan yana geldiğimde dokuz on yaşlarındaki erkek çocuğunu görebildim. Arabayı yokuş yukarı iteklemek için iki büklüm olmuş, simit diye de bağırmıyordu.
Kendisine pür dikkat kesilen beni görünce durdu, " simit isten mi" dedi.
İsterim, dedim.
Doğruldu, sırtındaki torbadan kalın bir sopa çıkardı ,  boyundan büyük arabası kaçmasın diye tekerleklerin arkasına sopayı yerleştirdi. Benzerini daha önce hiç bir yerde göremeyeceğim kadar orjınal bir simit arabasının önünde duruyorum,  kocaman tekerlekler üzerine oturtulan tablanın etrafı  tahta çıtalar ile sabitlenmiş, şeffaf naylon ile camekan görüntüsü verilmiş. Simitler taze olmalı ki buhardan naylonun içi görünmüyor.
Sırtındaki torbaya yine elini attı, bir  poşet çıkardı.  Poşetin ağzını açamadı , parmaklarına tükürdü öyle denedi, poşetin ağzı açıldı. Tükürdüğüne pişman olmuş gibi ellerini hızlı hızlı süveterine silerek yüzüme baktı,
" kaç tane isten?" dedi.
Ver bakayım bir  tane dedim, göremediğim simitler bir açığa çıksın istedim.
Sırtındaki torbadan bu sefer ince bir dal parçası çıkardı, ellerini değdirmemeye özen göstererek simidi dal parçasına taktı dışarı çıkardı. Dal parçasında asılan simidi poşetin içine atıp bana uzattı. Torbaya baktım, hakiki Çorum simidi. On tane olsun dedim, cebimdeki on lirayı çıkardım. Yüzüne gülümse geldi, elindeki dalı neşeyle buharlı naylonun içine soktu,
" yanık seven mi" dedi.
Severim dedim.
" İkisi yanık olsun mu?" dedi.
Olsun dedim. Dal parçasına simitleri dizip dizip poşetlere aktardı. Simitlerimi aldım, parayı verdim. Parayı süveterinin altındaki cebine soktu, ilk önce ince dalı sonra poşetleri , en son tekerlek altındaki kalın sopayı sırtındaki torbaya atıp, yokuş yukarı sessizce yoluna devam etti.

Fırına gitmeme gerek kalmamıştı, on simit ile geri  eve dönerken sokağımdaki Suriyeli komşularımın bir balkon dolusu çocuklarını gördüm. İki odalı evde kaç kişi yaşıyorlardı bilmiyordum ama balkonda sekiz çocuk saydım. Çocukları dilendiriyorlar mı diye sokağımdaki yerli komşularım tedirginlerdi.
Günaydın, simit ister misiniz diye balkona yaklaştım, hepsi kaçıştı, balkonun en uzak köşesine büzüştüler.
Dilenen çocuklar bir şey uzatılınca kaçışır mıydı?
Balkonda büzüşen en küçük çocuğun gözüne bakarak, bir simidi uzattım.

Yerlilikten, büyüklükten sıyrılıp  yokuş yukarı yavaş yavaş uzaklaşan simitçi çocuk gibi tedirgin, ürkek, yorgun bir " simit isten mi " dedim.

Gözlerine baktığım en küçüğü diğerlerinin yanından ayrıldı, bana doğru yaklaştı.
Diğerleri de geldi, hiç biri ellerini uzatmadı, sekiz simidi her birine  simitçi çocuğun bakışlarına bürünerek pay ettim.

İki tane yanık simitle evimin kapısını açtım, kahvaltı sofrasını hazırlarken, zamanın hangi halkasındayım diye düşündüm. Çorum simidi ne Ankara simidi kadar küçük ne de İstanbul simidi kadar büyüktü. Zaman benim için artık ne çocukluk ne de gençlikti. Simitçi çocuğun eski , derme çatma  kendine özgün el arabasına binmişim, zaman buharlaşmış, bir el ,yokuş yukarı  ağır gövdemi itekliyordu...

Çorum simidi hayatımın tam ortasıydı...











29 Mart 2018 Perşembe

Kedim balkondan düştü

 Çarşamba günü misafirim gelecekti. Misafir odasının aylardır kapalı kapasını açıp temizliğe başladım. Misafir odası ardiye olmuş, kullanılmayan bir dolu şeyi odaya iteklemişim. Odaya ait olmayanları balkona çıkardım, bisiklet, çamaşırlık, kırık sandalye, kırık oyuncaklar...Süpürmek için çektiğim her koltuğun arkasında bitiveriyor, yeni tozları keşfediyor. Açtığım büfe kapaklarından hemen içeri dalıyor, bibloların yanına sıkışmaya çalışıyor, içilir mi diye leğen içindeki deterjanlı suya burnunu değdiriyor. Titiz bir ev sahibi gibi sildiğim süpürdüğüm yerlerin üzerinde  dikkatlice geziniyor, kontrol ediyor. Onunla temizlik çekilir oluyor.
Misafirimiz  geldi, misafir odasında ağırlamaya başladım,  sigara içiyordu, balkona çıkmak istedi. Görünmesin diye balkona tıktıklarımın içinde sigarasını içmeye başladı.
Misafirin açtığı kapıdan balkona çıkmış olmalı, hiç fark edemedim, misafirimiz kedilerden korkuyormuş, " başka bir odaya alır mısın " diye rica etmişti. Kedim kapalı kapılardan nefret ederdi, açana kadar uğraşırdı, tüm kapıların ona her zaman açık olmasına alışıktı, alışık olmadığı şeylerden hoşlanmazdı.  Misafir odasının kapısını kapattım.   Ricanın üzerinden beş dakika geçmeden   kapalı kapıyı açmış misafirin yanında bitmiş, ben fincanlara kahve doldururken   misafirin kolunu beş santime yakın çizmiş.
Kedim diğer çocuğum gibi, psikolojisine önem veriyorum. Bağıran ağlayan misafirin sesinden ürkmesin diye kucağıma alıp başka odaya kaçırıyorum, hiç kızamıyorum, dünyanın en masumu olarak görünür hep gözüme, onun varlığı ( her zaman bana  huzur verirken )misafirleri hep kaçırdı, evimize hiç misafir gelmez oldu.
 Bu canavarla nasıl yaşıyorsun diye ağlayan misafirime pansuman yaptım, aşıları tamam  diyerek kudurmayacağına dair söz verdim.
Akşamın ilerleyen saatlerinde bir gürültü duydum. Balkonda üst üste yığılmış eşyaların yıkılma sesi olduğunu  anlayamadım, hemen kedime bakındım, yıllardır böyle, bir an ortada gözükmese telaşlanırım  aklıma bin türlü ihtimal getirerek ama bir an bile aşağıya düşebileceği ihtimali aklıma gelmemişti çünkü  kendini korumasını bilen aşırı temkinli kediydi, hiç bir zaman tez canlı gözü kara olmamıştı.
Dışarıdan gelen garip bir uluma sesi duydum, pencereye koştum. Evimiz üçüncü katta, sokak üzerinde, havlayan köpekler arabaların motoru ve rüzgar sesi içinde bir küçük boğuk ulumayı duydum.  Dışarıdaki  tüm renkler karardı, bir yumak beyazlık görünür oldu. Benimle birlikte pencereden bakanlar  " yok düşmemiş evde saklanmıştır" diyorken ben sesini duymuş küçük beyazlığını, düştüğü yeri görmüştüm. Yanına koşarken  Allah'ı binlerce kez andım, Allah'ım bir şey olmasın, Allah'ım kaçıp kaybolmasın, Allah'ım korku ile kaçarken araba altında kalmasın, kırığı olmasın,  olmasın, Allah'ım ona bir şey olmasın...
Kucaklayıp eve getirdim, yere indirdim, hiç bir şey olmamış gibiydi, yavaş yavaş yürüdü gizli bir köşeye sindi.
Misafir,  çok  korktuğumu görmüş üzülmüş teselli etmeye çalışıyor, " bunlar dokuz canlı, dokuzuncu kattan düşse bir şeycik olmaz"ları sıralıyordu.
Veterineri aradım," üçüncü kattan düştü bir şey olur mu "dedim, "bir şey olur , hemen getir", dedi.
Veterinerlerden çok korkarım hele böyle hazırlıksız iken...yanıma oğlumun doğum altınlarından iki çeyrek alıp yola düştüm.
Rüzgar fırtınaya dönmüştü. Usul usul sakin sakin eserken, fırtınanın çıkması kötü bir şey olacağının habercisi gibiydi,  her soluk alışıma Allah ın adını sığdırmaya çalışıyorum.
Veteriner kontrol etti, hiç bir şeyi yoktu ama iç kanama riski için salmadı, burada daha güvenli olur dedi. El ile kontrol, iç kanama aşısı ve bir gün gözetim altında tutulma masrafı olarak bir çeyrek aldı.
Yorgunluktan uyuşmuş eve dönerken  korkum ile birlikte yakarışlarımda yok olmuş fırtınanın korkunçluğu artık ninni gibi geliyordu.
Yıllardan sonra ilk kez onsuz evimin kapısını açmak ağır gelmişti, kapı tıkırtısına koşup bacağıma sürttüğü  başını görememek...
Misafirim sabaha kadar kedimi nasıl sevdiğimi dinlemek zorunda kaldı, kolundaki çizgiye bakarak  " benim yüzümden oldu , zavallı" çeyrek"  dedi...


                                                Şu güzelliğe, masum bakışlara bakın, korkulacak kedi mi!..


20 Mart 2018 Salı

Çorum'da bir cumartesi


Pencere önüne geçmiş , Kayahan' dan "gurbette akşam çok zor'u" dinliyordu, gün batıyordu, çatılara bakmıyordu. Bir kuşu bir kıpırtıyı umursamıyor, şarkıyı yaşıyor olmalıydı.



Şarkının bitmesini beklemeden, başını okşadım, başını kaldırdı, pembe kulaklarından öptüm. Gözlerini gözlerime diktiğinde, "ben yanındayken gurbet nasıl göründü "diye sordum.. Gurbet her gün evimize gelen arsız istenmeyen bir misafir iken ondan kurtulmanın yolunu bulmuştum.  Görünmezlik iksiri nasıl  yapılırı çok  araştırmış, sırrını öğrenmiştim. Her an yanımda hazır tuttuğum bu iksiri  bir fıs fısın içinde saklıyorum. Kocaman bir demlik çayı yalnız başıma  içerken, güneşli havalarda penceremde tek başıma otururken, birden bire yanıma gelen gurbetin üzerine fıslıyorum, görünmez yapıveriyorum. Fısss , fısss , gurbet yok.  Nasıl nerden girdi   , fark edememişim, okşadım okşadım içindeki gurbeti dışarı çıkartıncaya kadar...Kucağıma geldi, boynunu göğsüme koydu, şarkı bitti. 
Yarın günlerden cumartesi, köylü pazarı var dedim.  Pazara gideceğim, gördüğüm her şeyi sana getireceğim.  Söz veriyorum dışarıdaki her rengi senin için kucağıma dolduracağım,  bu pencere önünde  kucağımı açacağım, bu gri gökyüzün rengarenk olacak. 

Pazardan ıspanak almalıyım , ıspanak ile maydanoz birlikte kaynatılıp suyu içilirse depresyona iyi geliyormuş , akşam yatmadan önce aklımdaydı. Küçük eli ile tuttuğu küçük arabasını , yerde ilerletirken depresyon ne demek anne diye sormuştu, dünya ağrısı demiştim. Dünya ağrısı ne demek diye sormamış küçük arabasını  yalancıktan yollarında sürmeye devam etmişti.
Pazarın köylü köşesine gittim, köylü kadınların hepsi bir renk, yelekleri , patikleri,  kenarları oyalı  yemenileri.


Ispanak arıyorum. En ucuz en körpe ıspanağın önünde duruyorum. Satıcı kadına kaç lira diye soruyorum. Satıcı kadın,küçük beyaz yemenisinin bir ucuyla yüzünü tamamen örtmeye çalışmış. Kilosu bir lira derken oynayan dudakları yemeniyi aşağıya çekti, bütün yüzünü kaplayan soyulmuş, deri parçaları ile açık koyu kırmızı yaraları göründü. Yüzü dümdüz bir yaraydı, dudakları burnu kaşı yoktu. Gözlerime bakarken yüzünün açıldığını anladı, yemenisinin ucunu kaldırdı, yüzünü tekrar sakladı. Önce bir sonra iki en son hepsini ver  dedim. Önündeki  ıspanağı çuvalı ile tarttı, beş lira dedi, beş liraya uzanırken gözlerime bakmadan "afiyet olsun" dedi. Parayı şalvarının cebine koydu, boş çuvalını katladı, satacak ıspanağı kalmamıştı.


"Her sabah ve her akşam gösterdiğim şekilde ıspanak karışımı suyunu içerseniz evelallah  depresyonunuz kalmaz, bana dua edersiniz " diyen profesörün videosunu başa sararak izliyorum, miktarları, sayıları, dakikaları  not alıyorum. Mutfağın bir köşesinde  kocaman yükselti ile duran ıspanaklara bakıyorum. Ispanak bahçesinde , ıspanaklarını topluyor, yemenisi ile örtmemiş yüzünü, ıspanaklarından çekinmiyor. Hiç geçmeyecek yaralara, hep göz önünde olacak, saklanamayacak yaralara ve  ağırlığına da iyi gelir mi diye sorasım var, videonun yorumlar kısmından beri profesöre. 

Pazar yolundaki bahar dallarını, bahçelere balkonlara asılan çamaşırların temiz kokusunu getirdim. Limonların sarılığını, çileklerin kırmızılığını getirdim. Beyaz bir yemeni getirdim, altında saklı bir yüzü getirdim. Sevgili kedim, gel kucağıma, ikimiz birlikte açalım , yemeninin altından bir gök kuşağı çıksın, gri gökyüzümüze hediye edelim, onu. ...Gökkuşağı altında koyun koyuna uyuyalım, söz ver artık dinlemeyeceğine dair," Kayahan'ın gurbette akşam çok zor'unu..

İstersen böyle koyun koyuna uyurken şu şarkıyı dinleyelim, ne dersin...



14 Mart 2018 Çarşamba

Yuva aranıyor

            
                                                              
                                                                 Yuva arıyorum.

Yuva arıyorum yazım çok iyi olsun istedim ,  yazım çok etkileyici olsun ki çok uzaklarda çok az olduğunu sandım iyi kalpli hayvan severlere kadar ulaşabilsindi,yazdım yazdım sildim.  Yazdığım cümlelerin hiç biri onun bu bakışı kadar etkili  olamadı. 

 Bu kedi bilseydi, ne kadar çekingen ne kadar utangaç ve korkağım bir bilseydi...  Şu sokak neredeydi diye soramayan,   bluzun otuz sekizini  talep edemeyen biri olduğumu bilmiyordu, bilse böyle bakar mıydı? 

Bilmiyordu işte,  bu çekingenliğim bu yabaniliğim yüzünden Bobi ölmüştü. Bobi de onun gibi yavruydu,  köpekti, zıp zıplıyordu, insanları ne çok seviyordu, herkesin kucağına atlıyor, yalıyor yalıyordu. Köyümün köpeği olduğu için risk altındaydı, biliyordum. Arkadaşım, bloğunda paylaşsan belki onu sahiplenecek biri çıkar demişti, bloğumda yazamadım,  herkesi kendim gibi sandım, kimse ilgilenmez,  almak istemez, almaya niyetlenen olsa nasıl biri olacaktı, nasıl davranacaktı, köyünden ayıracak şehirde yola mı bırakacaktı?  Çok geçmeden Bobi zehirlendi,  öldü, köye gömüldü. Bobi'nin sağlığında onun için hiç bir şey yapmayan ben arkasından çok ağladım, bloğumun adını değiştirdim, yedi senedir yazdığım yazıların hepsini sildim, kendi kendime  cezalar kestim. 

Bobi'nin arkasından hayvanlara karşı dürüst olmaya çalışıyorum, boş bir seviyoruma sığınmamalı, elimden ne geliri  düşünmeliydim . Bir yazı yazmalı, bu kedi için yuva aramalıydım.
Bu yavru kedi için yuva arıyorum,, utanmadan sıkılmadan istiyorum. Onu sahiplenecek güzel yürekli insanların dikkatini çeksin bu yazım, sonuna kadar ona bakacak,  onun mutluluğunu önemseyecek bir insan arıyorum. 

Hayvan  seven insandan çekinilir mi dedi arkadaşım.

Çekinmeden utanmadan sıkılmadan ,  istiyorum, bu kedi için yuva istiyorum...

+ Fotoğraftaki kedi İstanbul'da güzel yürekli bir hayvan severin evinde bekliyor.

+ aysekoza@gmail.com adresimden bana ulaşabilirsiniz.

Kedicik evini buldu umarım, üç gün içerisinde yeni yuvasına gidebilme umudu doğdu, teşekkür ederim herkese...












Neden gitmiyorsunuz kuşlar ?


Uzun bir aradan sonra bu hafta sonu  köyüme gidebildim. Baharın ilk günlerinde bahçemde olmak istedim,sonbaharda ektiklerimi merak ettim. Köyümü, bahçemi çok seviyorum,  hayalim bir gün temelli köylü olabilmek diyerek bahçeme girdim. Her yer yeşillenmiş, ağaçlar, toprak  çiçeğe durmuş ...

Bir günlüğüne gelmiş iken geri dönerken peşimde götürebilmek için bir demet çiçek toplayayım dedim, kıyamadım. Kurumaya yüz tutmuşları, solmuşları toplamaya başladım. Arka bahçeme girdiğimde yeşil otların bahar çiçeklerinin içinde ölü bir yaban kuşu gördüm.
Belki eceliyle belki av tüfeklerinden çıkan saçmalarla ölmüştü, bilemezdim, bildiğim benim bahçemde cansız yatıyordu. Bildiğim, köyümde her  gün her gün hem gündüz hem gece her saat tüfek tabanca sesleri duyulur. Ben kendimi bildim bileli köydeki herkes silahı sever, köylüm her gün ateş açar, böyledir. Şimdilerde köyümüz piknik yeri oldu piknikçiler de silahları ile gelmeye başladı, güzel manzaralı yerlere oturup atış yaparlar her cumartesi pazar . Balık tutmaya gelenler ise  gece de gitmezler sabaha kadar silah sesleri . Küçücük gölün her tarafını işgal eden balık çiftliği sahipleri ise her an tetiktedirler kuşları tüfekle beklerler...Kuşlar çeşit çeşit, eskiden buralarda   flamingolar, pelikanlar sülünler vurduğunu anlatan  yaşlılar var.  Bu hiç susmadan patlayan tüfek seslerinde, avcı ruhlu akrabalarım, silahlı piknikçiler, balıkçılar içinde neden yaşamaya devam ediyorsunuz, kuşlar?
Size soruyorum kuşlar, vurulduğunuzun farkında değil misiniz? Neden temelli gitmiyorsunuz? Burada,  doğdunuz, büyüdünüz, burayı yuva bildiniz, o yüzden mi terk edemiyorsunuz?  Beklediğiniz bir umut mu var? Neden hepiniz topluca köyümü terk etmiyorsunuz?
köyün okulu
okul kapısının önünde
Çocuklar diyorum, çocuklar bir umut...Ama köyümdeki çocuklar tüfeğe alışmış, hepsinin ilk oyuncağı tabanca, burası köyümün okulu, en güzel manzara orada diye en çok tüfek orada atılıyor, köyümün çocukları tüfekten çıkan şeyin nereye gittiğini umursamıyor.
Siz güzel kuşlar, neyi bekliyorsunuz?
Şimdi arka bahçemde cansız halinle yatarken beni de suçluyorsun, sen ne yaptın benim için diye soruyorsun.
Başımı kaldırdığımda gökyüzümde kanat çırparken, uçarken , ağaçlarıma konmuş iken, tüylerinin rengine bakarken, kendi dilinde öterken, sesini duymaktan  seni görmekten mutlu oluyordum, şimdi arka bahçemde cansız yatışına üzülüyorum, artık uçamayacaksın diye üzülüyorum. Seni öldürenler bundan zevk aldığı için yıllarca durduraksız devam ettikleri için hiç kimsenin umurunda olmadığı için hiç bir engele  takılmadan özgürce seni  öldürebildikleri  için , üzülüyorum.

Cansız bir kuşa suçsuzluğumu ispat etmeye çalışarak içimi dökerek arka bahçemden elimde solgun çiçeklerim ile  ayrılırken güzel bir son ile yazımı bitirmek istiyorum. Güzel köyüm, canım köyüm sana gelmek için hayal kuruyorum diyemiyorum, kuştan utanıyorum. Güzel bir son yazısı yazabilmem için cesaretli olmam gerekirdi, kuşlar için, hiç susmayan tüfek sesleri için ne yapabilirim diye araştırıp,  köyüm için sorumluluk sahibi  bir vatandaş olmalıydım...




21 Şubat 2018 Çarşamba

Elma sirkesinin mucizeleri


Fotoğrafçıdayım, biraz bekleyin lütfen dediler, bekliyorum. Güler yüzlü bir  çalışan, içer misin diye sormadan önüme çay koyduğunda onun gibi gülümsedim,  sehpa üzerindeki çorum hakimiyet gazetesini karıştırıyorken içeri bir kadın girdi. Fotoğrafçı kapısını   hastane acil kapısı gibi açmıştı. Çantasından bir kaç fotoğraf çıkarıp fotoğrafçının masasına koydu.
-Bunlar kocamın fotoğrafları , yastığa baskı yapıyormuşsunuz, arkadaşım tavsiye etti sizi , hani ....çalışan ....adlı hanım, 
-Tanıdım, dedi fotoğrafçı, nevresime de baskı yapıyoruz, iki yastık bir nevresim paket fiyatımız var, düşünür müsünüz? 
-...
Fotoğrafçı masada ki fotoğrafları aldı, 
- Sizin fotoğrafınız nerede bunların hepsinde eşiniz var, sorusu cevapsız kaldı.
Lütfen oturun bekleteceğim dedi.
Kadın yanıma oturdu.
Titreyen elleri ile çantasını nereye koyacağına karar veremedi, güler yüzlü çalışan ona da bir çay bırakırken " abla iyi misin" dedi. Kadının  gözlerinden birden bire yaş akmaya başladı. 
-Eşime sürpriz yapmak istiyorum, onu nasıl sevdiğimin bir ispatı olsun istedim, onu nasıl çok sevdiğimin....Gözyaşları ince dudaklarına ulaşırken, elindeki çay tepsisini  bırakıp bir peçete uzattı güler yüzlü çalışan.
Üzülme abla , dedi, ne güzel kadınsın, sevilmeye layıksın.
Sevilmek nasıl bir şey ki hiç hissedemedim dedi kadın,  peçete ile gözyaşlarını silmedi,   peçeteyi sıka sıka avuçlarında yok etti. 
Oğlunuzun fotoğrafları hazır diye çağrıldığımda aklımda elma sirkem vardı.





















Bu yaz bahçemden yüzlerce kilo elma topladım, çoğunu dalında bıraktım, arılara, kuşlara, kurtlara, yerdeki kaplumbağalara...

Elma sirkesi kurdum, eski usullere göre. Kurduğum sirkeyi bilenlere gösterdim, sirkelerimin üzerinde  kalın tabakalar ile  sirke analarını gördüklerinde olmuş, güzel olmuş dediler.
Bunca sirkeyi ne yapacaktım, salatada kullandım,  temizlikte kullandım, bardakları parlattım, camları aynaları sildim, bir köşeye kap içerisinde sirkeli su koydum, gidip gelip elimi daldırıp koltuklara halılara sürdüm, Pıtpıtın beyaz uzun tüyleri böylece elektrik süpürgesi, yapışkanlı rulolara göre  daha kolay temizlendi. Sirkeli suya daldırıp ellerimi kendini taratmayan Pıtpıtın tüylerinde başında gövdesinde kuyruğunda gezdirdim . Bir baktım Pıtpıtın tüyleri daha az dökülüyor, tüyleri lüle lüle...Pıtpıta özendim. Şampuanı bıraktım, saçlarımı sadece su ve elma sirkem ile yıkamaya başladım, başlarda tahta gibi oldu, tek parça halinde havada ve mat, ışıltısız  ama saçlarımın dökülmesi " zınk " diye durmuştu. Şampuanı çok arasam da  ileride kel kalma ihtimalime karşı hiç kullanmamaya sabır ettim. Haftalar sonra saçlarım  yumuşadı, Pıtpıtın tüyleri gibi lüle lüle oldu. Elma sirkesinin mucizesine kendimi inandırmıştım.
Şimdi fotoğrafçıdan çıkmış evime giderken " sevilmeye ihtiyaç duymak " nasıl bir şey diye düşünüyorum. Sevilme ihtiyacı insanı  bir fotoğrafçı dükkanına sürükleyip, nasılda küçük düşürebiliyordu...  Sevilmediğini düşünen birini anlamam çok zordu oysa fotoğrafçıdaki güler yüzlü çalışan çok iyi anlamıştı. Hiç sevmemiş bir kocanın fotoğraf baskısı yastığına baş koyma acısını hissedemezdim...
Elma sirkeli suya batırdıkça elimi her mikrobun, her lekenin, her üzüntünün üzerinde gezdirmek istiyorum.
Bilemediğim türlü türlü acılara, gözyaşlarına elma sirkesi iyi gelse, birden bire güler yüzlü biri tarafından ikram edilen çay gibi, mutlu edebilse....

13 Şubat 2018 Salı

Uzay Kampı, yarıyıl tatili



Kış gidiyor. Mevsimler , huyu değişmiş  eski dostlarım gibi , tanıyamıyorum.
 Yarıyıl tatilinde uzay kampına gitti, tüm aile katkıda bulundu , karne hediyesiydi.
Onsuz iki hafta geçirecektim.
 Gecenin bir vakti hep aynı vakitlerde gözüm kapalı  onun odasına gidiyorum,  uyuyan yüzüne yaklaşıp  uykulu kokusunu içime çekerek öptükten sonra yere düşen yorganını üzerine örtme alışkanlığım,  bozulmamış düzgün yatağını görünce yok oluyordu.  Şimdi bu yatakta değildi, uzay kampındaydı, az kaldı gelecekti. Yatağıma geri dönünce uykum kaçıyordu,  evinden uzakta başka yataklarda rahat uyuyabiliyor muydu, annesini çok özlemekten uykuları kaçıyor muydu ? Yoksa gecenin bu vakti sessiz sessiz ağlıyor muydu, hissediyordum işte, benim de uykularım kaçmıştı...
Gün aydınlanmadan telefonum çalıyor, heyecanlı  mutlu bir çocuk sesi  ," anne duşumu aldım kahvaltıya iniyorum , bugün çok yoğun program var ,akşama kadar arayamam " diyordu, arkasından onu çağıran çocuk sesleri geliyordu, şaşırıyordum, konuştuğum , benim oğlum muydu?
Akşamları derin bir uyku için gündüzleri çok yorulmalıyım. Her sabah yürüyen Nariye' yenin peşine mi takılayım diye düşündüm. Vazgeçtim.Spor kıyafetlerimi giyinip  parkın çevresinde kırmızı zeminli yürüyüş parkuruna gittim. Herkes ile beraber aynı tempoda yürümeye başladım. Küçük parkın küçük çevresinde turlanırken , kafesinde silindir üstünde koşan deney faresine benzettim, kendimi. Konuşmak, anlatmak, ihtiyacı öyle ağır bastı ki, bir kaç gün sonra Nariye'ye ile  esnaf kepenklerinin açılmadığı bir vakitte, çarşı içinden geçerek yürümeye başladım. Nariye her gün bu saatlerde yürüyordu, biliyordum,  Çorum'da ki tek arkadaşımdı.
Daracık kaldırımlarına arabaların park ettiği sokakları ile bu saatlerde hala uyuyan   gün görmüş kişilerin, emeklilerin oturduğu Bahçelievler mahallesinden çıkıp, Bahabey ve Gazi caddesinde kepenkleri   kapalı gösterişli dükkanların önünden geçiyoruz. Yavruturna mahallesine giriyoruz, yabancı harfli küçük eğreti dükkanlar çoktan açılmış,  siftah için bekliyorlardı. Bu sokağın  çocukları sabahın bu saatinde oyunlarını çoktan kurmuşlar , bilmediğim bir dilde bildiğim eski bir oyunu oynuyorlardı.


Sek sekin kutularında yabancı harfler...
Ulu mezarlığın sokağında çorbacı, pideci, hırdavatçı, anahtarcı, büfeci...  Bu vakitlerde hava çok soğuk oluyordu,  güneş içinde erkendi, bu daracık sokakları ısıtmasına daha bir kaç saat vardı.
 İki kat yünlü  çorabım içi kürklü botlarım, atkım şapkam vardı  ellerim şişme montumun cebindeydi. Hiç durmadan konuşuyorum, konuşacak ne çok şeyim varmış diyerek hayret ederek, konuştukça ısınırım zannederek.
Kaldırımsız sokaklarda sohbetime öyle dalıyordum ki arkamdan çalan kornalar ile hoplayarak susuyordum.
Nariye ile yürürken aklıma  yakın zamanda izlediğim "Persona" geliyordu. Çok konuşan Alma ile hiç konuşmayan Elisabet'in mecburi  birlikteliği...

Dönüşte güneşli yollarda yürüyorduk,  kepenkler açılmış, canlanmış vitrinlere bakabiliyorduk. 
Eve geldiğimde yürümek iyi geldi, diyordum.
Ayazı hissetmek, güneşi görmek, dar sokaklarda iç dökmek , iyi geldi diyorum.
Bozulmamış yatakları, masaları, çekmeceleri düzenleyip, kirlenmemiş yerleri temizleyerek, ertesi gün yine yürüyeceğim, aynı sokaklarda farklı şeyler konuşacağım diye umutlanarak günümü sonlandırmaya hazırlanırken,

 yatmadan önce arıyordu, o gün ne yaptıysa hızlı hızlı anlatıyordu, uzay mekiği, mars, ay, yıldızlar...Her gece rüyama giriyordu anlattıkları, uzay mekiği, mars, ay, yıldızlar...Gökyüzüne bakıyorum , benim tanıdık gökyüzümdü açık mavi,beyaz bulutlar... Kocaman bir makine giriyordu rüyama, mavilik yarılıyor, yabancı bir yere koyu bir bilinmezliğe doğru kayboluyordu. Korku ile uyanıyordum.

Odasına gidip perdeyi açıp gökyüzüne bakıyorum. Bütün evlerin ışıkları sönmüş, yıldızlar çok yakın ve parlak. Oğlumun odasında, onun penceresinden beri karanlık gökyüzüne bakarken kendimi Nariye'ye yakın hissediyordum, Alma'nın nasıl Elisabet'e dönüştüğünü  bu gecede bu pencerede  anlıyordum...Kendimi her şeye yakın hissediyordum. Okuduğum kitapların izlediğim filmlerin kahramanlarına, üşümüş köpeklere, kıraç bir toprağa, tablodaki o resme,  mezbahanede sıraya konulmuş koyun tavuk ineğe,  yaprakları bitlenmiş benjamine, anneme, çamaşır suyu ile solmuş yer bezime dönüşüyordum.
Çankırı Çorum yolu üzerindeki bu bozkırda birden bire arabanın önüne atlayan o yavru tilkiye dönüşüyorum.  Eli tüfekli avcılardan korkamayacak kadar açım, aç karnım için dolanıyorum, açlığım bu bozkır gibi , sonsuz...
Dilini bilmediğim çocuklar oluyorum, sınırları tebeşir ile çizilmiş sek sek oynuyorum, sınırı geçen yanıyordu. 


Yok olduğumu hissetmek huzur veriyordu.   Bir yer bezi, bozkırda yalnız bir tilki , dar sokaklarda boş boş konuşmak için can atmazdı, içi kürklü botlar giymezdi, vitrinlere bakarak hayal kurmazdı. Hafiflemiştim. 
Aslında ben hep böyleydim, gece uykumdan kalkıp gökyüzüne   bakardım, yıllardır İstanbul daydım, İstanbul 'da böyle karanlık yoktu,  geceleri görülen yıldızları yoktu, belki bu yüzdendi, İstanbul'da sırf kendimi bilmem.
Sabah olunca karanlık kayboluyordu, herkes kendi gibi görünüyordu. 
Kaldığım yerden anneliğime devam etmek için, Uzay kampından Çorum'a yanıma gelmesini bekliyorum.










10 Ocak 2018 Çarşamba

Ne yapardın anne?

 Uyusun diye   odasının  ışıklarını kapatıyorum. Yatağından kalkmadan karanlıktan beri soruyor,  ev ödevlerinin cevaplarını fotoğraflayıp sınıf arkadaşlarından birine yollamak istemesi  yanlış mı doğru muymuş. Hemen, yanlış diyerek nedenini açıklamaya çalışırken neden böyle bir şey yapmak istediğini soruyorum. 
Anaokulundan beri yarıştırılmaya alışık , birinciliğin de sonunculuğunda tadını iyi biliyor. Her okulun iyi ve kötü öğrencileri var, dersi dinleyenler ödevlerini yapanlar başarılı söz dinlemeyen sorumsuzlar ise başarısız.
Sınıflar arası yarışlar yapılıyormuş, düşük puan alan öğrencilere diğer sınıf arkadaşları  ; " sınıfımızın başarısı senin yüzünden düşüyor" "senin yüzünden hepimiz mağdur " oluyoruz diye kızıyorlarmış. Öğretmenlerinden biri  sıfır hata yapanları sinemaya götüreceği vaadinde bulununca  yanlış şıkları işaretlemiş. Tembelde olsa yaramazda olsa o benim arkadaşım, sinemaya  gelemeyecekse ben de gitmek istemedim, o da sinemaya gidebilsin diye ... cevapları bu yüzden yollamak istiyorum,  Ne düşünüyorsun anne?
İstanbul'daki evimin balkonuna bir güvercin yuva yapmıştı. Şofben ile baca arasına sıkıştırdığı küçük  yuvasında her gün onu izlemiştim. Yavrularına yemek getirmek için her gün betonların arasına uçuyor kursağındaki lokma ile balkonuma geri dönüyordu. Bir gün yavruların bağrışları ile balkona koştum, anne güvercin balkon kenarında oturuyordu, yuvasına aç yavrularının yanına gitmiyordu. Balkon kenarına kursağındakileri çıkarmış, bekliyordu.
Annelik yoluma ışık tutan , önümü gösteren bu  güvercini sık sık hatırlıyorum,   yine geldi  bu karanlık odada kararlı kanat seslerini duyuyorum...
Ne düşünüyorsun anne?
....
Kardeşlerim olsaydı , onlarla beni yarıştırır mıydın anne? Yemeğini bitireni, yatağını düzelteni daha çok mu severdin? Dış kapıya fotoğrafını asıp gururum diye yazar mıydın? Birinci gelen kardeşimle mi sinemaya giderdin?
....
Kanat seslerini duyamaz oldum, güvercin kayboldu, karanlıklar içinde bıraktı beni...

Yaşantımın anlamı için değerlerime bağlı kalmaya çalışıyorum, doğruluk bunların ilki. Doğru olmak için çaba gösteriyorum, doğru bir şekilde sevebilmek, doğru bir şekilde işimi yapabilmek ...Bazen doğruluk yerine  olması gerekenlere yüzümü çeviriyorum. Bir çocuk nasıl doğru yetişir üzerine kafa yormadan  olması gerekene ( okula) yöneliyorum.

Bu sabah yine yetkili kişiye  bir dilekçe hazırladım, arkadaşların birbirlerini sevebilecekleri ortam oluşturmalarını ,her öğrencinin kendini  eşit hissettiği yarıştırılmadan kaygısız ders dinleyebilme özgürlüğünü talep ettim.

4 Ocak 2018 Perşembe

Fatma'ya ev yoğurdu tarifim









Köyde yaşama planları kuruyorum. Hafta sonları bir kaç günlük   köy tecrübelerime göre çok acemiyim. Toprağı tanımıyorum, ne şekil kazılır nasıl bellenir bilmiyorum. Kazma ile beli ayırt edemiyorum. Kazma kürek ile çalışmaya başlasam  avuç içlerim su topluyor. Sobayı tanımıyorum, odayı dumana boğmadan soba nasıl yakılır bilmiyorum. Odun nasıl kesilir, ağaç nasıl budanır, hangi mevsim ne ekilir bilmiyorum. Ağaçların meyveleri ile reçel, pekmez, marmelat yapamıyorum. Oklavayla hamur açamıyorum, yufka yapamıyor, erişte kesemiyorum. Bahçenin yabani  otlarını tanımıyorum, yenir mi yenmez mi , bir tek ısırganı biliyorum, ısırgana da yaklaşamıyorum. Bahçemizin su kenarındaki ağaçlarına yuva yapan rengarenk kuşların adlarını bilmiyorum, ağaç dallarında meyvelerde sebzelerdeki böcekleri tanımıyorum, yararlı mı zararlı mı bilmiyorum. Kışın tosbağalar nereye gidiyor,  yazın sürü ile gelip onca ot varken yeşil fasulyelerimi yemelerine anlam veremiyorum. Köyde yaşamın gereklilerinden biri de eti, sütü, yumurtası için hayvan besleme iken ben o konulara uzak kalmak istiyorum, gördüğüm ineği tavuğu koyunu sevmekten başka aklıma bir şey gelsin istemiyorum. Et, süt, yumurta için hayvanlara yapılan eziyetler iştahımı kaçırıyor.  Tam da bu satırları yazarken arkadaşım Fatma'dan  mesaj geldi  " yoğurdu nasıl yapıyorsun " diye soruyordu, iki yüzlülüğümü ortaya çıkararak büyük bir heyecan ve istekle yoğurt yapma yöntemimi yazmaya koyuldum.( Oysa bu yazının konusu  köy de yaşam olacaktı , yoğurt yapmaya çevirdim)
Çorum'da öğrendim yoğurt yapmayı, günlük süt ilk şart diye başlayayım ( sütçüler ellerinde güğümleri plastik bidonları ile  kapı kapı dolaşıyor iken denetimli diye bir firmanın günlük sütünü alıyorum) Sütü kısık ateşte  ocağa koysam da  çelik tencerelerde mutlaka dibini tutturuyorum, bu tencere kayınvalidemin çeyizindenmiş bana verdi, bunun da bibi tutuyor (  bu dip olayına fazla takılmayalım)  diğer safhaya geçelim. Süt kaynamaya başlamadan önce bir kepçe ile yukarıdan aşağıya doğru karıştıracaksın , sütü aldığım yerdeki amca böyle karıştır diye tembih etmişti, neden dedi bilmiyorum belki kaymağı bol olur diyedir ama çok zevkli bir karıştırma, kepçeyi daldır süte, havaya kaldır ve boşalt, köpük köpük  oluyor tencere.


Süt ne kadar çok kaynarsa kıvamlı yoğurt oluyor ama çok kaynayan sütün vitamini gidebilir diye ben bir taşım kaynatıyorum( bir taşım demek bir kaç dakika fokur fokur kaynaması anlamına geliyor) Altını kapatıyorum. Şimdi işin en zorlandığım tarafı geldi, mayalanma derecesini ayarlamak ...
Bir derece ile sorun çözülür ama ben çok üşengecim serçe parmağımı daldırıyorum sütün içine , parmağım sütün içinde beşe kadar sayabiliyorsam mayalanma vakti geldiğine kanaat getiriyorum. Her defasında sürpriz ile karşılaşma ihtimaline açığım, süt gereğinden fazla sıcak ya da ılık ise yoğurt sünüyor, tutmuyor. Mayası tutmamış yoğurtlarımın arkasından kendimi  suçlarım, kahrolur, ağlarım ama yine de bir derece almaya üşenirim. 
Neyse diğer aşamaya geçelim parmakta hissedilen sıcaklıkta karar kılmışken cam kaplara sütü boşaltırım, küçük bir  kapta ise süt ile sulandırdığım bir kaç kaşıklık yoğurdu tencereye dökerim, tahta bir kaşık ile şöyle bir karıştırırım. ( Maya da ikinci önemli şart, market raflarındaki yoğurtlardan maya olmaz, peki nerden bulacaksın hakiki mayayı, ben bulamadım, marketlerde küçük plastikler içinde dörtlü satılan o peribiyotik yoğurtlardan alarak ilk mayayı oluşturdum) Şimdi sıra şaşmaz kesin sonuç veren tecrübeme geldi, geçen sene kayınvalidem  Çorum'a ziyaretime gelene kadar mayaladığım yoğurdu sarıp sarmalayıp ılık bir köşe arıyordum , " yoğurt kabını ağzı açık bir şekilde fırının içine koy, fırının  kapağını kapat ertesi gün fırının kapağını aç ve al dedi ( ona da bir arkadaşı söylemiş) . (Fırının dereceleri ile oynamıyorsun , fırın çalışmayacak. ) Fırından çıkarttığım yoğurt  (ağzı açık olduğu için) üstü sulanmamış oluyor, yoğurtlarım öyle taş gibi kalıp gibi olmuyor, sulu oluyor tadı ise biraz  mayhoş ...bir de babamdan öğrendiğim bir püf noktayı da ilave edeyim, yoğurdu kabından aldıkça kalan yoğurdu kaşığın tersi ile düzlüyorum, yoğurt kabın her tarafına eşit dağılıyor böylece çukurlaşıp içine suyu birikmiyor. (Yoğurt kabını kaşıkla sıvazladıkça her defasında babam aklıma gelir , mutlu olurum.) 
Canım arkadaşım bu tarifim ile yaptığın yoğurtlarında beni nasıl anarsın bilemiyorum... 
Bu hafta sonu köydeydik, annem mısır ekmeği yaptı kuzineye attı, ben de yoğurt yaptım, yoğurdun içine mısır ekmeği doğrayarak yedik...

İstersen mısır ekmeğinin tarifini de verebilirim...







3 Ocak 2018 Çarşamba

Ev Köpeği



Sevgili Lulu bu fotoğrafını gördüğümde nasıl sevindiğimi  bilmeni istedim, kendimi sana yakın hissettim, çünkü bu bakışların aynısı  bende de  var. 
CIA de havalı bir işin varmış.

Bebekliğinden beri bu önemli iş için eğitilmişsin, tam işinin meyvesini yiyecek iken iş sana ağır gelmiş, daha fazla sürükleyemeyeceğim bakışları atmışsın.
Ne istediğini de tam bilmiyorsun ama patlayıcı koklayarak ömrünü geçirmek istemiyorsun gibi. Senin yerinde olmak isteyen işsiz ne çok köpek var iken bu yaptığına şımarıklık , tembellik diyenlere karşı sadece bu bakışların var. Hayata bu bakışlar ile bakanların işi çok zor demek istiyorum ama cesaretini kırmayacağım .  Aslında bütün köpekler sahipleri ne isterlerse onu yapmaya can atarlar, hele sonunda güzel mamalar varsa burunlarını her deliğe sokarlar. Sen neden yapamadın diye sorgulamıyorum, anlıyorum seni .  Şimdi ev köpeği olmuşsun, mutluymuşsun. Önceden uyarayım patlayıcı koklamak kadar ağır gelebilir, kirli çorabı temiz sepetine atarlar ,bütün gün giyilmiş çorabı koklayarak bulmaya alışmalısın , dibi tutmuş yemeğin kokusu , çekilmemiş sifonlu tuvalet kokusu, nevresimlerdeki ter kokusu, kirli bebek bezi kokusu, kusmuklu önlük kokusu, çamaşır suyu kokusu, güneş görmeyen odaların rutubet kokusu, başkalarının ağız kokusu da evde yaşamayı seçmişlerin her gün koklamak zorunda olduğu kokulardan bazılarıdır ... Bunca yıl okudun ne iş yapıyorsun diye soranlara cevap olarak senin bu bakışlarını veriyorum , işte bu yüzden CIA ye kapak atmışsın, garanti bir işin var iken neden bu bakışlar diye sormuyorum, anlıyorum seni. Makamda mevkide parada pulda gözün yok,  hiçbir işin köpeği olmak istemiyorsun, kendi halinde sakin huzurlu yaşayıp gitmek istiyorsun, değil mi? Sen başkalarına aldırma, miskin değilsin, hayata küsmüş değilsin, amaçsız hedefsiz değilsin sadece diğerleri gibi değilsin kendin gibi olmayı seçtiğin için, istemediğin şeyi koklamaya devam etmediğin için , ev köpeği olmayı tercih ettiğin için Çorum'dan beri bir ev kadını olarak tebrik etmek istedim seni sevgili Lulu...

Lulu'nun haberi

http://www.bbc.com/turkce/haberler-dunya-41687298


2 Ocak 2018 Salı

Katip Bartleby

Katip  Bartleby adlı hikayeyi Herman Melville yazmış. New York'da , işlek Wall Street yazıhanelerinin birinde üçüncü yazıcı olarak işe başlayan çalışkan  Bartleby'in değişimi anlatılır hikayede. Yoğun iş ortamı içinde Bartleby durgunlaşır, yavaşlar ve hiç bir şey yapmamayı tercih eder. Bütün gün hiç bir şey yapmadan ofisin penceresinden dışarı bakmaya başlar. Ofisin tüm pencerelerinden  görülen tek şey kararmış pislenmiş tuğlalarla örülü bir duvardır.


Merdivenlerden gelen su sesini duyduğumda mutfaktaydım, elimde karnabahar vardı, akşam sofrasına  karnabaharı ne şekilde çıkarsam diye düşünüyordum. Nariye gelmiş olabilir  diye kapıya koştum. Yukarıdan aşağıya doğru boşalan su sesine doğru bağırdım; Nariye hanım!...Paçaları kolları sıvalı eşarbı tepesinde bağlı Nariye elindeki süpürgesi ile yukarıdan beri göründü.
Sevgili okuyucu arkadaşlarım detaylarım ile ayrıntılarım ile sizi boğmak istemiyorum, Nariye evimdeydi, üçlü koltuğumun bir ucuna oturmuş, hırkasını çıkarmadan, kıvırdığı şalvar paçasını indirmeden ,konuşuyordu;

Annem  uzaklara gittiğinde uykularımı da  peşinden götürmüştü, , her gece yatağımda oturur pencereden karanlık bahçemize bakardım, kümese giren kurtları sessizce izlerdim, ağzında tavuklarımızdan biri ile geldiği karanlığa doğru koşarlardı. Tavuklarımızın kanat sesini duyardım, kurdun ağzından kaçmak için kanat çırpmalarını, çırpına çırpına karanlıkta kaybolduklarını izlerdim. Annem en çok babama hizmet ederdi, annem öldüğünde en çok babam öksüz kalmıştı. Evin tüm öksüzlerine yeniden  anne olmaya çalışarak   geçti çocukluğum. Oğlum öldüğünde ise  geride tek öksüz olarak beni bırakmıştı. Öksüzlüğümü giderecek tekrar eskisi gibi yaşantıma devam edecek bir şey aramadım.  Her gece oğlumun odasındaki pencereden  karanlığa baktım, karanlıklar içinden aç kurtların çıkmasını  beni de alıp götürmelerini diledim. Oğlum kitaplarının bazılarını pencere kenarına dizmiş, yatağı pencere kenarında.   Kaybolmayı beklerken oğlumun pencere kenarına dizdiği bu kitaplarını okumaya  başladım. Pencere önündeki kitapları  karanlıkta okumaya çalışırken aylar yıllar geçti , okuduklarımdan hiç bir şey anlamıyordum.  Katip Bartleby'i okurken oğlumun yatağında uykuya daldım ve bir rüya gördüm. Güneşli bir günde pencerem açık, mutfakta haşhaşlı tatlı çöreklerimden yapıyorum. Penceremdeki tül havalanıyor kabındaki hamurum kabardıkça kabarıyordu. İçerideki odalardan gülen insan sesleri geliyordu, seslere doğru gidiyorum, oğlum ile annem gülerek bana bakıyorlardı, ne zamana olur diyorlardı, haşhaşlı çörekler, haşhaşlı çöreklerini çok özledik diyorlardı, gülerek. Hava sıcacıktı,mutluluğu hissediyordum yıllar sonra, kabındaki hamur gibi mutluluk yüreğimde kabarıyordu. Oğluma anneme sarılıyorum, öpüyorum. Çörekleri fırına atayım diyerek mutfağa koşuyorum,  güneşin gittiğini görüyorum, artık soğuk geliyordu pencereden. Pencereyi kapatırken dışarı bakıyorum, tepelerin ardından silahlarını kuşanmış kahverenk üniformalı askerlerin geldiğini görüyorum. Askerler yanaştıkça güneş kayboluyor, hava kararıyor. Askerler evime iyice yaklaştığında yüzlerini görüyorum hepsinin yüzü kurt yüzü. Oğlum ile annemin olduğu odaya koşuyorum, hepsine tekrar sarılıyorum. Kahverenk, beklediğim ayrılığın rengiydi, korkunun, acımasızlığın,  rengiydi, kapıma kadar gelmişti. Beni alıp götüreceklerdi. Tek bir beni götüreceklerdi, sevdiğim hiç bir şeyi yanıma alamazdım, saklayamazdım oğlumu hırkamın altına. Kahverengine doğru  evimden çıkarken çırpınmıyorum, ağlamıyor, isyan etmiyorum, tecrübeliyim ayrılığın acısına. Sessizce vakurca ağır ağır ilerlerken
yarım kaldı diye  katip bartleby'i alıyorum yanıma.  Hırkamın altına kitabı koyarken aklıma  bir şey geliyor, gülüyorum. Çocukluğumda, karanlık çöktüğünde kümesimize dadanan kurtları hatırlıyorum, aç kurtlardan biri yine tavuklarımızdan birini boğazlamış kaçıyor, kurdun ağzında bir  tavuk, tavuğun kanatları arasında bir kitap var, ne yapsın tavukcağız kitabının bitmesine az kalmış, bırakmak istemiyor. Tavuk kümesinde hep  okuyordu, sonunun ne olacağını biliyordu, aç midelerin birine gidecekti ama işte okuyarak anlam katmaya çalışıyordu acılarına. Anlamlı acılar daha çekilir oluyordu. Ne yapsın zavallı tavuk işte, ölüme giderken son son kitap okumayı kendine yakıştırmıştı.

Uyandığımda koynumda Katip Bartleby , yarım kalmış her şeyi tamamlamam için yeni bir sabah daha verilmiş gibi kalktım oğlumun yatağından, okudum bitirdim kitabı.  Nariye üçlü koltuğumun bir ucunda konuşuyor, ben  diğer ucunda onu dinliyordum. Bir ara elimde sıkı sıkı tuttuğum karnabaharı fark ettim, Nariye hep konuşsun, hiç susmasın , bir daha kayıplara karışmasın diye soluksuz dinliyordum onu. Ben de okuyup bitirmiştim Katip Bartleby'i, hayatı bencilce tıka basa doyarak yaşamaya alışmış bu bedenden çıkacak cümlelerime ihtiyacı yoktu kitabın, merdiven yıkayıcısı Nariye , bu kitabı en iyi anlayandı....



25 Aralık 2017 Pazartesi

Yılbaşı hediyesi



Yılbaşı çekilişinde sınıfın en havalı kızı ona çıkmış. Kızın rengarenk tokaları , markalı montları botları varmış. Ayfon sekizine kılıf mı alsam diye kendi kendine konuşmaya başladı.  Bana danışmıyor, ya kitap ya da el emeği bir şey olsun diye akıl vereceğimi biliyor. Fikirlerim de yaşım gibi yaşlandı, eskide kaldı, artık benim aklımla  bir hediye paketlenmez, benim aklıma gelen hediyeyi bu sınıftan hiç kimse  beğenmez. Onun markaları Çorum'da yokmuş , alışveriş için hafta sonları Ankara'ya gidiyorlarmış, bu kıza ne hediye alınır ki diye kendini bunaltmasının altında başka bir şey aramadım, sessiz kaldım. Kitap gibisi var mıydı, günlerdir elimdeydi Katip Bartleby , tüm gün kirli siyah tuğlalara bakan adamın gerçeğin sırrına nasıl ulaştığını sorabilmek için Nariye'yi bekliyorum.

O  sabah yine   Nariye'yi bekledim.

Apartman yöneticisine sormuştum, aklına estikçe gelir nerde oturur kimin nesidir bilmem dedi.    Günlerdir onu bekliyordum, pencereden beri gözüm sokakta, bu şiddetli  bekleyişim onu bana yakın etti. Evinin yerini öğrenebilseydim, çat kapı gidecek kadar yakın..

Cuma günü öğle ezanı okunmadan önce Nariye'yi görme umuduyla Çorum mezarlığına gittim. Belki yine aynı gün aynı zamanda oğlunu ziyarete gelebilir diye. Mezarlığın giriş kapısında buluşacakmışız  gibi, örnek mezar nasıl olmalı tabelasını okuyarak, içeri giren çıkanları süzerek beklemeye başladım. Büyük gösterişli mezara izin yoktu, herkesin mezarı ve mezar taşı bir örnek olmalı,  boş olan yere sıra ile gömülmeli, akraba yanı,aile mezarlığı diye bir şeye izin olmadığını okudum. . Çorum mezarlığında havalı mezar yapılamayacağını tabelaları okuyarak öğrenmiş oldum.


Yarım saat kapıda , yarım saat de içeride beklerim diye  kaç saat bekleyebileceğimin  hesabını yaptım. Kapıda  beklemenin dikkat çekici olduğuna kanaat getirince  içeri girdim. Nariye olabilecek kişilere dikkat kesilerek mezar taşlarını okuyarak dolanmaya başladım. Hırkalı yün çoraplı terlikli biri gözüme çarpınca heyecanlanıyordum.   
 Bozkırın ayazı artık canlanmış, mezar üstündeki toprakları, kuş suluklarındaki suları  dondurmuştu. Bazı mezar başlarında plastik tabureler gördüm, bir amca bu taburelerden birine  oturmuş gül bahçesi gibi mezara Kur'an okuyordu, taşın yazısını okudum, karısı olmalıydı. Karısının sağında ve solunda yabancı erkek mezarları vardı. 
Ne Nariye'yi ne de oğlunun mezarını görebildim, dolanmaktan yorulmuş, soğuktan üşümüştüm. Girdiğim kapıyı da artık bulamam diye düşünürken servilerin arasından noel ağacı gördüm. Noel ağacına doğru yürüdüm. Duvarın arkasında Çorum'un tek alışveriş merkezini  ahl Park'ı gördüm. Alışveriş merkezini görmek  içimi ısıttı, duvarın öteki tarafına geçmek istedim. Plastik taburelerden güç alarak duvarı aştım. Noel ağacına doğru, hızlı adımlarla alışveriş merkezine girdim. Kalabalık bir kafeye oturdum, sütlü kahve söyledim. Kahvemi içerken
renkli vitrinlere, heyecanlı alışverişlere, dolu poşetlere baktım. Kahvemden sıcak bir yudum daha alırken , havalı kızlara ne hediye edilebilir diye alışveriş edenleri izleyerek  fikir sahibi olmaya çalıştım.



10 Aralık 2017 Pazar

Üç ayaklı kedinin ardından

Sokağımdaki  kedi bir haftadır ön sağ patisi üzerine basamıyor,  attığım sosislere üç ayağı ile koşmaya çalışıyor, bahçe duvarından atlayamıyor, ateş dikeni ağacına bile  çıkamıyordu.   Bir haftadır, nereye baksam  yere basamayan ön sağ patiyi görüyorum.  Dizimde bir sızı ortaya çıktı, yürütmüyor, aksatıyor, geceleri uyutmuyor.
Aksayan ayağımla Çorum veterinerlerini tek tek gezdim.  Başını elindeki telefondan  kaldırmadan konuşanı ,  daracık tek odasında büyükbaşlar için var olanı,  röntgen parasını, muayene parasını önden söyleyeni , inceliyorum, hiç birini gözüm kesmiyor. Belki ayağını daha kötü yapacaklar , belki hepsi para tuzağı, belki ön sağ patinin ciddi bir şeyi yok, kendi kendine iyileşir diye söylene söylene sokağımın yolunu tuttum.
 Yol üzerindeki marketten sosis aldım, kasadaki kıza " kediler için alıyorum "dedim, neden aldığımı sormadığı halde " ne iyi insansınız kedileriniz şanslı " dedi. Sokağıma gelince sakat kedimi arandım   bir tek onun yemesini istiyordum, sosisleri. Çöp tenekesinin ardından belirdi,  beni görünce üç ayağı ile koşmaya başladı. Sokağımdaki diğer kediler gibi asla kendini sevdirtmez, çok tedirgin yaklaşır, mamanın yanına ,ben uzaklaşmadan yanaşmaz,insanlardan çok korktuklarını hep belli ederler.  Zaten yanaştırmıyor, nasıl götürecektim ki veterinere diye verdiğim kararı haklı çıkararak uzaktan sosisleri  yemesini izledim.
Dizimdeki ağrıyı hissederek eve çıktım.
Havaların soğuduğu  geçen hafta aniden ortadan kayboldu kedi.
Mutfak penceresinden gözetledim durdum, görünmedi.
İki senedir her gün görünürdü, her gün sosis için beni gözetlerdi.
Bir başka şey daha dikkatimi çekti, sokağımda ki diğer kediler de yok olmuştu, hiç biri görünmüyordu. Aradan üç gün  geçince sokağı aramaya başladım, bunca kedi nasıl yok olmuştu.
Zehirlediler yine dedim. Zehirli bedenlerini çöp tenekelerinin içinde, çöp arabalarının içinde aradım. Başka bahçelere girdim, kurumuş yaprakların altına baktım. Öldürdüler dedim. Zehirlediler. Sokak ortasında sokağımdaki herkese bağırmak istedim, hanginiz zehirledi, çıkın ortaya, nereye sakladınız , nereye attınız ölülerini. Söyleyin, sizi ne zehirledi ki bu kadar kötüsünüz, diye bağırmak istedim. Zehirli beyinleriniz  ile daha ne kadar kötülük yapacaksınız diye bağırmak istedim.
Sessizce evime geldim, mutfak penceresinden dört gün daha boş sokağa baktım. Bakarken ağladım.
Boş sokaklarda kedi hayaletleri gördüm.
Penceremden bakarken boş sokaklara, başka bir şey daha gördüm, iki senedir kedileri gözetleyen, onları  sosis ile besleyen, "canım, aşkım, bir tanem "diye sevgi sözcükleri ile seven, iyi yürekli bir kadını, kendimi gördüm.
Bu sokağın en iyi insanı ben olmalıydım, benden önce sokak kedileri sosis yememişlerdi. Bir tas su koyan bile yoktu.  Ben onların  iyilik meleğiydim , yufka yürekli, hayvan severdim.
Bu acımasız sokakta tekim, benim gibi gözü yaşlı temiz kalpli bir insan daha yok.
Benim gibi başkalarının acılarına hassas olan var mıydı, yere basamayan bir kedi ayağının acısı yapışır mıydı vücuduna, günlerce aksak aksak yürür müydü evinin içinde iş yaparken  ve dışarıda...
Yoktu benim gibisi yoktu, sokakta değil bu şehirde yoktu benim gibi iyi yüreklisi...
Mutfak penceresinden sokağa bakarken kendimi görüyordum, kendimi gördükçe bu yoğun duygular içime sığmıyor, hüngür hüngür ağlıyordum.
Benim kadar güzeli, iyisi, naifi, yufka yüreklisi var mıydı, yoktu, ben tektim diye için için  ağladım durdum.
Bir hafta sonra ,bu pazar ,sabahın erken saatlerinde dışarının soğuğu içerinin sıcaklığı ile buharlaşmış penceremden bakarken başka sokaktan aksayarak gelen kediyi gördüm. Pencerenin buharını dağıtarak dikkatlice baktım, evet oydu gelen. Coşkuyla sokağa indim, beni görünce artık yere değdirebildiği ayağı ile az aksayarak koştu geldi.
Yokluğunu, insanlar tarafından öldürülmüş olduğuna bağlamışken, başka sokakların insanları onu kucaklayıp veterinere götürmüş olabileceği aklıma hiç gelmemişti.
Sonraki günlerde diğer kediler de saklandıkları yerlerden bir bir çıktılar.
Penceremin önünde kafaları yukarı doğru sosis beklediler.
Kedilere bakacak yüzüm kalmamıştı.
Sokağın değil dünyanın en kendini beğenmiş zavallı bir çare kadını , Çorum'daki sokağından gözlerini kedilerden kaçırarak sosis fırlatmaya devam  ediyor...









5 Aralık 2017 Salı

Nariye ile kitap buluşmaları

Mucizelere inanmıyordum. Buraya taşındıktan sonra  mucizelere inanacak kadar çaresiz kaldım.
  Cuma günü bir mucize oldu nihayet bir arkadaşa sahip olabildim, bencil yalnızlığımı giderecek bir ses bir renk gibi değil, yıkarak, yeniden dönüşüme sokan bir arkadaşlık... Arkadaşım ile her hafta buluşup , kitap üzerine konuşma kararı aldık. Ben ev hanımı, o merdiven yıkayıcısı,  konuşacağımız ilk kitap ise Herman Melville 'ın  Katip Bartleby kitabı.  Önce arkadaşım ile  nasıl tanıştığımı anlatayım

Cuma sabahı şehrin suları kesikti.
Pencereden araba camlarını kazıyanları görünce " borular mı dondu da, sular kesildi" dedim.
Çayımı aldım, koltuğa uzandım, pıtpıt kucağıma geldi, yalnızlığın , hiç bir şey yapamamanın, boş boş oturmanın verdiği suçlulukla tüylerini okşarken zil çaldı.
Merdivenleri yıkayan kadındı gelen, kollarını şalvar paçalarını sıyırırken çantasını içeri uzattı. Eczanelerin hediye ettiği, üzerinde büyük harflerle ECZANE yazan çantasını aldım. Çantanın fermuarı bozulmuş olmalı, çanta içindekilerini gösteriyordu,   boncuğu bol  tespih ile ince bir kitap hemen göze çarpanlardı  ... Çantayı masaya koyarken kitabın adını okuyabildim. " Katip Bartleby"  . Kitabı hatırladım, Herman Melville yazarıydı , yazarın iki kitabını tavsiye üzerine almış Beyaz Balina'nın birazını okumuş bırakmış, bu kitabı ise  hiç elime almamıştım. Kitabın bu çantada ne işi vardı diye hemen kafamdan bir kaç senaryo yazdım. Kadın işe koyulmaya hazır elini beline koymuş  kapı önünde beni bekliyordu.

Sular kesildi dedim, içeri gelseniz , birazdan geliyor, hep böyle oluyor.
İçeri girsin, yalnızlığım dışarı çıksındı. Çantada ki kitap için yazdığım hangi senaryom gerçekti öğrenmek de istiyordum.
Yüzüme baktı,  yüzümden ne kadar yalnız olduğum anlaşılıyordu , elini belinden alıp terliklerini çıkartmaya başlarken, öğlen ezanı okunmadan mezarlıkta olmam gerek dedi.
Şaşırmadım, bizim köylerde de adettir, cuma günleri cuma namazından önce mezarlık ziyareti yapılır.
Bir kaç haftadır tanıyorum merdivenci kadını , adı Nariye, her kattan bir kova su alır,  boşalttığı  suyu alt katlara doğru süpürür... Yüzüne bakınca benden yaşlı mı genç mi, mutlu mu üzgün mü olduğunu anlayamıyorum. Görünüşü yabancı değildi, eşarbından görünen saçlarını ortadan ikiye ayırmıştı, örgü hırkası, yün çorapları, şalvarı ile güven veriyordu. Sular hep böyle yapıyor, sabah gidiyor öğlen olmadan geliyor, Çorum'un her yerinde böyle midir, bilmiyorum diye söze başladım. Çorum'u bilmiyorum, yabancısıyım diyorum, çocuk okula , bey işe gitti mi evde yalnız kalıyorum. Kendini evimde yabancı hissetmesin diye, Çorumlu olarak asıl ev sahibi kendiymiş gibi rahatlasın, Katip Bartleby okuyacak yaşta bir çocuğu ya da tanışı var mı açık etsin diye..Konuşma konularını arka arkaya kutu gibi diziyorum  sırası geldikçe açılacaklar .
Öğle ezanına ne kadar var dedi, yolum uzun dedi.
Kafamı duvarın sağ köşesine çevirdim, o da çevirdi, 
ancak dedi, kalkmaya yeltendi, yeni geldin otur diyemedim, ben götürürüm ,kar  da atıştırıyor, araba ile gideriz.
Konuşmamasının, biraz soğuk davranmasının benimle ilgisi yok, beni sevdi gibi, anladım.
Araba ile beraber gitmekte ısrarcı oldum, yalnız içtiğim çayımdan ikram ettim bir kaç laf etti memleketine dair.
Birlikte kalktık,  nagivasyona Çorum mezarlığı yazdım.
Mezarlık şehrin merkezindeymiş. Şehrin en işlek caddesinde, her ihtiyaç için akla gelen ilk cadde Gazi caddesinde olması ve benim hiç görmemiş olmama şaşırdım. Arabayı park edip yan yana yürüyerek mezarlığa girerken yine ben konuşuyordum, ananem öldüğünden beri köyde olduğumuz her cuma günü bizde mezarlık ziyareti yaparız, on beş senedir  hiç kaçırmamaya çalışırız... " diye laf açarak kim için mezarlığa geldiğimizi öğrenmeye çalışıyorum. Çeşmenin önünde   durdu, boş  bidonlar içinden birini seçti, doldurdu. Yeniden yürümeye başladık, elindeki dolu bidonun ağırlığını hissettim, kirli bidon konuşma hevesimi kaçırdı... 
Yan yana iki mezar önünde durdu, birinin üzerinde ismi tarihi yazılı taşı vardı diğeri yeni mezardı,  taşı  yoktu, toprak yükseltisinden taşan topraklar serpiştiren kar ile  çamurlaşmıştı. Onun terlikleri benim çizmelerim çamura batmıştı.  İlkin taze mezarı saygıyla çekine çekine azıcık  suladı.  Taşı olan mezara yüzünü çevirdiğinde, kirli bidon titredi. Titreyen kirli bidon taşın yazıları üstünde gezinirken   her harfi her rakamı eliyle ovuşturarak  yıkadı. Kirli bidonun suları avucuna doluyor, avucundaki suyu taşa içiriyor gibi,  sulama işini bitirince , tüm gövdesi ile  mezara sarıldı. Hemen müdahale ettim, tutup kaldırdım. Kolları felçliler gibi istemsiz sallanmaya başladı, yüzüne hafif hafif dokundum, kendine gel dedim biraz sonra kendine geldi    boşalmış bidona sarıldı,  göğsüne yapıştırdı,  bidon çatırdadı.
Nariye ile kol kola ağır adımlar ile  mezarlıktan çıkarken bu sabahımı hatırlamaya çalıştım, sevdiklerimi uğurlamış sıcak evimde çayım ve kedim ile otururken merakım, yalnızlığım yüzünden  mezarlıktaydım. Mezarlık şehrin tam ortasında görünmeyen bir canavar olmuş, koluna girdiğim bu kadını yaralamıştı, yaraları iyileşmeyecek bir daha eskisi gibi olamayacaktı. 
Arabayı park ettiğim yeri hatırlayamadığımızdan dolayı uzun bir yürüyüş yaptık,  iyi geldi yürüyüş, kendimize geldik,
Arabaya binmesine gerek yokmuş, yıkayacağı merdivenler buraya yakın apartmanlardaymış, çantasını almak istedi. Ağzı açık çantasını arabadan çıkarırken kitabı sordum,  " oğlumun kitaplarından biriydi", dedi sustu, gözlerinin içinde mezar belirdi, " ikinci kere okuyorum, siz okudunuz mu"  dedi.
Bu sabah onu ilk gördüğümde  bu kitap ile ilgili kafamdan yazdığım senaryo tuz buz olmuş, parçaları şimdi gövdeme saplanıyor, canımı acıtıyordu. 
Yoo dedim okumadım ama bende de var, hemen okuyacağım.
Ne güzel, okuyun , sizin apartmanı yıkamaya geldiğimde konuşuruz dedi, hırkasına sarınıp, terliklerine yapışan çamuru iz bırakarak uzaklaştı.

Şimdi Katip Bartleby' i okuyorum, okurken mezar taşının rakamlarını 1991-2016 görüyorum , alt alta koyup çıkarıyorum, çıkan rakama, Nariye'nin oğluna  sarılıyorum. Buluşacağımız günü kadar,  kitabı onun gibi iki kere üst üste okuyabilmeyi istiyorum...

29 Kasım 2017 Çarşamba

Kitap okudukça


Ona kitap okumak hakkında bir şeyler yazmak istedim ama yararlı olacağını sanmıyorum. Yaz tatillerinde köyde dişlerimi fırçalamak istemezdim, köydeki çocukların hiç biri fırçalamıyordu, dedem dişsiz ağzını açardı,  fırçalamazsan, benim gibi olursun derdi. Dişlerimin vücudumun bir parçası olduğunu hissettiğim bir zamanımda  alışkanlık haline getirdim fırçalamayı, dedemin örnek olmak isteyişi etkili olamamıştı.
 Oğluma okumazsan şöyle olursun, okursan böyle olursun demeyi dedemin ağzını açışına benzetiyorum. Merak etmedikçe, sormadıkça kitaplar hakkında konuşmak istemiyorum...
En çok hikaye kitaplarını sevdiğimi ,  hediye olarak hikaye kitabı aldığında annesinin çok mutlu olacağını bilir. Neden çok sevindiğimi düşünmüş müdür? Onun  iyi bir okur olmasını neden istediğimi düşünmüş müdür?
Vakti geldiğinde ona söylemek istediğim şeyleri not almak istedim...

*Kitap okuyarak başarabileceğin şeylerin başında; kendin olabilmek geliyor. Tüm çevren tek bir renk ile boyanmış olabilir, seni de  kendi renklerine boyamak isteyeceklerdir, ancak kitap okuyarak karşı çıkabilirsin..

*Kendi rengin ile farklı durabilme cesaretini, sabrını ancak kitap okuyarak kazanabilirsin.

* Kitap  , gerçek bir arkadaşın yerini tutamaz ama gerçek arkadaşı  kitap okuyarak ayırt edebilirsin...

*Yanlışa karşı, kitap okuyarak direnebilirsin, doğruların kitap okudukça sağlamlaşır.

*Kitap okudukça olgunlaşırsın, her şeyin değerini tartabilme özgürlüğüne kavuşursun...

* Kitap okudukça kendini bulma serüveninin hiç bitemeyeceğini anlarsın...

* Bir yetimi, bir hastayı, bir cüceyi, bir kendini beğenmişi, bir böceği, bir ülkeyi, bir nehri  , bir sihri, okuduğun için hissedebilirsin.

* Başka hayatlar içinde kendi hayatını ararsın, okurken mutlu olur, mutsuz olursun, sıkılır, bunalırsın...

* Değişime açık olursun, değiştiremeyecekleri kadar kapalı olabilirsin...

* Kitap okuyarak kendine ait olursun

*Kitap okuyarak kendini bilirsin

* Kitap okursan hayallerin olur

* Kitap okudukça yaşarsın

*Okudukça kendi hikayeni yazabilirsin

*Kitap okudukça çoğalırsın

*Kitap okudukça daha çok  sevebilmeye  hoş görebilmeye sahip olabilirsin

* Kitap okudukça anlarsın, anlaşılır kılarsın.

* Kitap okuyarak seçersin, her şeyi kabul etmezsin

* Kitap okumak ile bir şey olunmaz, ne kadar çok okursan  o kadar büyümezsin.

* Kitap okudukça küçülürsün.

*Kitap okudukça dünyan büyür.

*Kitap okudukça  evrende soluk bir mavi nokta olan dünyanın küçüklüğünü görürsün.

 *Kitap okudukça zenginleşirsin, okudukça fakirliğini görürsün

* Kitap okudukça yalnızlaşırsın.

* Kitap okudukça gerçek olanı ararsın.


Madde madde , alt alta ne kadar soğuk durdular.


 O kadar çok ki , en önemli madde ise bütün bunları ancak kitap okumayı alışkanlık haline getirdiğinde okumadan duramadığında anlayabileceği, hissedebileceği...O zaman gelinceye kadar hiç bir anlam ifade etmeyecektir...Bir gün gelecek kendi maddelerini açıklayacak, maddeleri çoğaltacak, başını kucağıma alıp, saçlarını okşayarak kendi maddelerimi açıklayacağım...
Bu maddeler benim okurken hissettiklerimdi, bir de son bir şey eklemek istiyorum, dün izlediğim bir filmde idealist kendini bilen bir öğretmen, öğrencilerine söylüyordu;

"...Her gün 24 saat, hayatımız boyunca, bazı güçler, ölene dek bizi aptallaştırmak için sürekli çalışacak, bu yüzden kendimizi savunmak ve bu saçmalığı beynimize sokma girişimleriyle mücadele etmek için hayal gücümüzü canlandıracak, vicdanımızı ve inanç sistemimizi geliştirecek tarzda okumayı öğrenmeliyiz. Zihnimizi savunmak ve korumak için okuma alışkanlığı kazanmalıyız."( Detachment)


23 Kasım 2017 Perşembe

Bir özür

Mektuplaştığım     arkadaşlarımdan özür dilemek için bu yazım. Çorum'a özel bir uygulama  olsa gerek iki yıldır gönderdiğim kargolarımın içine mektup koyamıyorum. Daha uygun diye ptt kargoyu kullanıyordum. Mektup ayrı kargo ayrı gitmek zorundaymış.  Örneğin mektuplarımın içine mutlaka bir kitap koyardım ama kitap ile mektup aynı kargoda gitmez diye mektuplarımı kitaplardan ayırıyorlar. Kitap gönderimin de kampanyalar var ama kitabın arasındaki bir sayfa yazıya müsaade edilmiyor, kitap göndereceğim dediğim zamanlar "kitaba bakabilir miyiz " diyerek sayfaları karıştırıyorlar, arasından çıkan notu ayırıyorlar. İki ayrı kargo ücreti ödemek zorunda kalıyorum ya da mektuplarım kitapsız, kitaplarım mektupsuz kalıyor. Kargolarıma mektup koymadan yollamak benim için çok zordu, görevlilere nasıl anlatabilirdim?
Bugün bir günlük defterini hastanedeki bir kıza , bir kutuyu da ( içinde boya kalemi vardı) yine başka bir çocuğa göndermek için PTT'ye gittim. Görevli kişi günlüğü aldı parmağını yalayarak sayfaları  açtı , içine koyduğum tek yaprak mektubu ayırdı, kutuyu açtı boyaların üstüne koyduğum tek yaprak notu ayırdı. Bunlar haberleşmeye girer ayrı gitmek zorundalar dedi.
Haklıdır, itiraz etmiyorum ama hediye gönderirken kuru kuruya bir paket göndermek ağırıma gidiyor, örneğin o tek sayfalık notta " bu günlüğü beğeneceğini umuyorum, ben çok beğendim, biliyorum ki sen çok güzel yazıyorsun, hastanede ne çok hikayelere tanık oluyorsun, gözlemliyorsun, kim bilir ne çok hikayeler biriktirdin, hepsini not etmeni bana göndermeni sabırsızlıkla bekliyorum... yazıyordu.
Boyaların içindeki notta ise şunlar vardı; sevgili....harika resimlerin için sana küçük bir hediye, umarım beğenirsin, ileride büyük bir ressam olacağına hiç kuşkum yok, bu boyalar ile yaptığın bir resmi bana da yollamanı çok isterim...( Bu satırlar bir sayfa tutuyordu, bir adet a4 sayfası , bazen yazacağımız şeyler çok oluyor iki , üç sayfayı  da bulduğu oluyordu )
  Görevli bu sayfaları iki yıldır aynı şekilde yaptığı  gibi özenle ayırdı, ayrı ayrı postalanacak, ayrı vakitlerde gidecekti anlamıştım ama bunlar ayrılmamalı diye yine direttim, ayrılırlarsa anlamsızlaşacaklardı, olmaz dedi, yönetmelik böyle.
O telaş ile saçma sapan bir şey yaptım.
Sıra vardı, daha fazla meşgul etmemek için tamam olur bildiğiniz yapın dedim, notlar için toplam yirmi beş lira gönderim parası ödedim, günlük ile kutuya param yetişmedi, elimde günlük ve kutuyla geri döndüm.   Notları daha ucuz olan pul ile yollayabilirdim ama süre uzayacaktı,  sırf notları yollamış olduğuma pişman oldum. Yarın ilk işim elimde kalanları yollamak olacak ama bu uygulamaya artık güç yetiştiremeyeceğim, arkadaşlarımdan , çocuklardan özür diliyorum.