25 Mayıs 2017 Perşembe

Yanma derecesi




Bobi, beni ne kadar tanıyorsun, peşimden ayrılmıyorsun, neden diye sormuyorum, sorgusuz sevgimizin tadına varmak istiyorum.
Bobi sen öyle gerçeksin ki göründüğün gibisin, ben senin yanında çok yalancı kalıyorum, yanına yakıştıramıyorum kendimi. Yalancılığım  kendimi henüz bilmediğimden . Bobi,  kendimi arıyorum demek, yalancıyım demek senin yanında ne kadar kolaymış. Küçüklüğümde tek başıma kalmak istediğim zamanlarda , ne divan altı ne masa altına girerdim, yükseklere çıkardım,  yorgan ve yatakların üst üste dizildiği yüklüğün üstüne tünerdim. ( Aslan burcu olduğuma kimse inanamazdı oysa) Köyde olduğum zamanlarda ise tek başıma işte böyle  tepelere çıkardım.

 Bu yükseklik iyi Bobi, burada oturalım.
Bir film izlemiştim Bobi, adı , Fahrenheit 451

Bu film altmışlarda çekilmiş, tüm kitapların yasak olduğu bir ülkede itfaiyecilerin tek görevi saklı kitapları bulmak ve yakmaktı. Ülkede herkes büyük ekranlardan televizyon izliyordu ve uyuşmuş gibiydiler, kitap okuyanlar farklıydı, canlıydı. Kağıdın tutuşma, kitabın yanma derecesiydi 451. İtfaiyeci mutlu muydu? Yaptığı işi seviyor muydu? Bu soruları kendine soramayacak kadar uyuşuktu. Kitap okumanın yasak olduğu bu ülkede ilk suçunu Charles Dickens İki şehrin hikayesi' ni okumaya başlayarak işledi. Parmaklarını kelimelerin üstünde süreye sürüye, hece hece okurken çok etkilenmiştim Bobi.  İtfaiyeci uyuşukluktan kurtulduğunda yalnızlığının farkına vardı, " Duvarlarla( televizyonlar ile)  konuşamıyorum , bana bağırıyorlar, karımla konuşamıyorum çünkü duvarları dinliyor, sadece söylemek zorunda olduğum şeyleri dinleyecek birilerini istiyorum" diyerek kendi gibileri aramaya başladı. Kitap okuyanlar kendilerine bir başka yer bulmuş,  herkes bir kitabı ezberlemiş, herkes bir kitap olmuştu. Sık sık aklıma geliyordu Bobi, benim uyuşukluğum ne zaman geçecek, ne zaman kendime geleceğim ve kendimi bulduğumda  ,  hangi kitap olmayı seçecektim?
Kağıdın yanma derecesi 451 miş, benim yanma derecem kaç, nedir benim yok olma eşiğim? Bu uyuşukluk bu normalleşme bir zırh gibi yanamıyor insan.







23 Mayıs 2017 Salı

Dursun Hatun



Aylardır gidemediğimiz köyümde , evimizin  bahçesinde yavru bir köpek gördüm. Bahçenin otu orman olmuş, köpek otların içinde bir kayboluyor bir görünüyor. Gözlerinin içine baktım, benden korkmadı, beni korkutmadı, kaçmadı, Bobi dedim, kulaklarını kaldırdı, Bobi gel dedim, kuyruğunu sallayarak geldi, her yolculukta yanımda eksik etmediğim ekmekleri çıkarttım, çok sevindi, hepsini yedi.
Pıtpıt otların derinliğinden çekiniyor, kendini güvenli hissettiği yükseltilerde geziniyor. Bobi demek nerden aklıma geldi ?  Pıtpıt'ın adını bulmak için aylarca uğraşmış iken birden bire Bobi...Bobi öyle hareketli ve sevimli ki hemen arkadaş olduk, hiç yanımdan ayrılmadı, Bobi dedim benimle ekmek için mi arkadaş oldun, hayır dedi , seni hiç görmeden sevdim, seni hiç tanımadan kapında beklemeye başladım dedi. Teşekkür ettim Bobi'ye. Yabani otların içine yattım,  yükseklerdeki Pıtpıt şaşırdı, Bobi yanıma yattı, Bobi'nin yüzüne baktım, çok heyecanlı, çok istekli, çok umutlu. Yavru olduğun için böylesin,dedim, ben kırkıma girdim. Bobi dedim, uzun vakit önce ektiğim , kaplumbağaların dişlediği şu salatalık gibi irileşmiş baklalardan   yemek olur mu?
Bobi havladı,  eskimiş tişörtü ve lastikli basma eteği ile  Dursun Hatun  geçiyordu. Dursun Hatun uzaktan akrabamızdı, üniversiteye gidecek diye köyde konuşuluyordu. Küçüklüğünde köy kahvesinden çıkmazdı, her maçta en önden bir sandalyeye kurulur tüm benliği ile kendini maça kaptırırdı. Galatasaraylı Dursun Hatun diye çağrılmayı isterdi. İlkokulun sonlarında babası onu kuran kursuna yazdırdı. Maçları izleyemediği için kursun altını üstüne getirmiş, hocaları babasını çağırmış, kızınızı alın, bir daha getirmeyin demişlerdi. Dursun Hatun'un adı köyde deliye çıkmış,  ne hali varsa görsün,  demiş, ipini bırakmıştı babası.
 Turuncu saçları yemenisinden fırlamış, turuncu çilleri yusyuvarlak yüzüne konmuş kelebekler gibiydi.
-Eniğin ısırır mı abla, dedi.
-Isırmaz dedim, baklaları gösterdim.
-Bu baklalar kocamış, dedi.
Köyde adının iyi anılmamasının asıl nedeni çok okumasaydı, her bulduğunu okuyormuş, ilkokul öğretmeni  kütüphanede kitap bırakmadı demiş, ortaokul öğretmeni ise okuduğu kitaplara dikkat edilsin, kötü etkileniyor diye babasını uyarmıştı. Boyumuza kadar uzanan otların içine oturduk,
-Bu otları nasıl keseceğim diye söylenirken,
-Babamdan bir kuzu alın salın bahçenize, bütün otları yer, ot bitince de siz onu yersiniz, bir taşla iki kuş dedi.
-Beslediğim kuzuyu nasıl keserim, yapamam...
-Düşünmezsen olur, sadece et olarak bakarsan kolaydır ,ince bacakları ile sekmesine, küçük başına düşen kulaklarına, kara gözlerinin içine bakarak , kuzuyu düşünmeye başlarsan, olmaz. Babam,biberonla beslediği kuzuyu keser, dedi, "kesme "fiili üzerinde hiç düşünmemiştir, sıradan bir şeydir onun için.
-Dursun Hatun ne olmak istiyorsun?
-Öğretmenlerim hep  bir pergel olmamı istedi, bir ayağın sağlam bassın, bir ayağın sabit kalsın dediler. Bir ayak ile pergelin müsaade ettiği kadar ne kadar özgür olabilirsin? Ben pergelsizim dedi, güldü. Yeşil otların içinde parlayan turuncu bir kuş gibiydi. Her şeyi merak ediyordu, her şeye özgürce uçabilirdi.

Babası, okul için uzaklaşmasını istemiyormuş.
- Babamın yanındayım ama ona ne kadar uzak olduğumun farkında değil, dedi.Bu köyde herkes kızını  nasıl seviyorsa o da öyle seviyor, dedi.  Dursun Hatun nasıl sevilir diye hiç düşünmemiştir, düşünmek istememiştir,  dedi.
Baklaların ısırılmış yerlerine baktı.
 - Fasulyesinde, domatesinde çileğinde tosbağa ısırığına tahammülü yoktur, tarlasında  bulduğu her tosbağayı  göle atar babam, dedi. Babam yüzme bilmez, gölden çok korkar. Bu tosbağalarda yüzemez onların da gölden korkmaya hakkı yok mu? Göle attığı  tosbağaları , nasıl boğulduklarını düşünmüş müdür,babam dedi.
 Bahçemdeki onlarca kaplumbağadan biri sesimizden korkuyor, kafasını toprağa gömüyor. Dursun Hatun'dan korkulmaz diye iç geçiriyorum, iyilik ve kötülük üzerine düşünen bir insandan korkulmaz.
Dursun Hatun'un turuncu ışığını hisseden otların üzerinde  böcekler oynaşıyor, uçuyor, konuyor. Dursun Hatun'un turuncu ışığı ile hayat bulmuşlar gibi tüm böceklerin rengi ortaya çıkıyor.
Dursun Hatun giderken bir pergelin sivri ucu gibi turuncu ışığına saplandım, bu cahilliğim ile  onu ne kadar görebildim, bilemiyorum, kocamış baklalar ve Bobi ile baş başa kaldık. Bobi gözlerimim içine bakıyor, kalkarsam kalkacak, koşarsam koşacak. Bobi diyorum, bunu yazmalıyım, unutmamak için yazmalıyım.  Bobi bana bakıyor, her yazdığını büyük bir sadakatle dinlerim der gibi... Böcekleri, kaplumbağaları korkutmadan, otların içinde kayboluyoruz...


2 Mayıs 2017 Salı

olive kitteridge- anne olmak

Olive Kitteridge  adlı dört bölümlük diziyi izleyip bitirdiğimde içimde uyandırdığı şey "anne olmak her şeye hazırlıklı olmak" gibi bir duyguydu ve bu duygu bazen, Olive gibi bir kadının bile kaldıramayacağı kadar ağır olabileceğiydi.
Olive kişilikli biri, herkes gibi değil, herkes ona kendi gözleriyle bakarken, kaba, disiplinli, inatçı, bencil bir kadını görüyor. Olive, kıt notlu cezası bol öğretmen, sevgisini gösteremeyen bir eş, gerektiğinde tokat atan disiplinli bir anne. Dizinin konusu geniş ama ben en çok oğlu ile ilişkilerinden etkilendim, bunun sebebi ise diziyi yanlışlıkla baştan sona doğru izlediğim için olabilir, nasıl oldu anlayamadım ama ilk bölüm diye son bölümden başlayarak izlemişim.
Çocukluğu annesi yüzünden cehennem gibi geçmiş, geleceğini annesinin tortularını temizleyerek geçirmek zorunda kalan zavallı bir kurbandır Olive'nin oğlu ! Olive öyle kötü bir annedir ki her fırsatta bunu dile getiren, hatırlatan oğlu tarafından sorgulanmaktadır. Annesi yüzünden psikologlara gittiğini, psikologların tavsiyesi ile  annesinin açtığı derin yaraları onarmakla meşgul olduğunu Olive'ye her fırsatta söylemektedir, oğlu. ( Bu arada hep Olive yerine koyarken buldum kendimi ( ona hiç benzemediğim , onun gibi sağlam bir kişilikte olmadığım halde.) 
Olive oğlunu büyütürken bildiği  doğruları yapmaya çalışıyordu. Her akşam  önüne sebzeli yahni ve sütünü koyan ödevleri ile ilgilenen, sorunlarını soran, kıyafetlerini yıkayan, ütüleyen, yakınlığını kendi dilinde göstermeye çalışan bir annesi varken oğlu herkes gibi görüyordu annesini, itici...

Olive  yaşlılığında tek başına yaşadığı çiftliğinde çok yalnızdır. Yalnız kalması onun suçudur, kişiliği ile anneliği ile bunu hak etmiştir. Olive, oğlunun haykırdığı gibi bir anne olduğunu kabul etmiyordu, çocuğunu büyütürken  yanlış  yaptığını düşünmüyordu. Herkesten farklı biriydi Olive, anneliği de kendine özgüydü. Oğlunu öyle çok seviyordu ki, oğlunun hissettirdiği duygu ile yaşamak çok ağır gelmeye başlamıştı. Olive  hayatına son vermek için köpeğinin ölmesini bekliyordu.
Ancak öldüğünde "iyi ki vardın anne" diyecekti oğlu. Kendini öldürdüğünde oğlu için kıymetli olacağını sanıyordu.
Dizinin son bölümünde ( benim izlediğim ilk bölümde) Olive oğlunun evine ilk kez gidiyordu, ayakkabılarına köpek pisliği bulaştığı için ayakkabılarını dışarıda çıkarması gerekti, çıplak ayak ile oğlunun evinde dolaşırken yanında çorap getirmediğine için için  üzüldü, tüm anneliğini en ince detayına kadar sorgulayan, eleştiren oğlu ve gelini annelerinin çıplak ayaklarını göremedi. Göremezlerdi, bencil insanlar  başkalarının ihtiyacına odaklanamazlardı, sadece kendini bilirlerdi...
Dizi boyunca Olive'nin çıplak ayakları içime dert oldu,  hemen ayaklarına  yün patik vermek, ayaklarını üşütme demek geçti.


Herkesin taşımak zorunda olduğu annesine babasına ait  ağırlıkları var, sırtında, kalbinde, beyninde. Yokluğu ile de varlığı ile de sorgulanan anne-baba...Baskıcı anne,  serbest anne, çalışan anne, çalışmayan anne, titiz anne, savruk anne her şeyi ile sorgulanabilir ileride oğlunu ya da kızını psikologlara düşürebilirdi anne.  Olive silahı alıp ormanın içine çekildiğinde, arkasından şöyle söyleniyordum, sen kötü bir anne değilsin,  kendini sorumlu tutma. Senin oğluna duvar bile diyemiyorum,bazen bir duvarın içinde bile bir yeşillik yetişebiliyor, bir kaldırım taşının bir apartman duvarının içinden bir filiz çıkabiliyor.

Olive anlamak güç değildi anne olanlar için, çocuklarını seven, koruyan, iyiliği için her şeyi yapmaya hazır olan anneler için ileride çocukları tarafından suçlanmak, değersiz hissedilmek, aranmamak çok zor olsa gerekti.
Bu diziyi izlerken aklımda çalan şarkı ise, Yunus'un sadece arabada iken söylediği şu şarkıydı;

Yunus'a bu şarkıyı babası öğretmişti, sesi öyle çocuk ki her söylediğinde gözlerim doluyor ve şu dizelere gelince kimselere göstermeden ağlıyorum,
....
Her günün sabahında bir çocuk nasıl büyür?
....

Bu diziden haberdar olmamı sağlayan sevgili Başak'a teşekkür ederim.

Anne çocuk ilişkileri ile ilgili okuduğum kitaplardan beni en çok etkileyeni " Anne baba diğer ölümcül şeyler" adlı kitabı ile Yalçın Tosun olmuştu.


                  







.




28 Nisan 2017 Cuma

Teog neden önemliydi?

Bu sabah Yunus'u sağlık ocağına götürdüm. Dünden beri  ateşi vardı. Ateşi hafifleyince  okula gidemediği günler için sağlık ocağından rapor almaya gittik.  Biz günün  ilk hastasıyız, arkamızda  sıra yok,  içeri girdiğimizde  doktora gülümseyerek merhaba demesini Yunus'a hatırlattım. Doktor selamı almadı, kafasını bilgisayardan çevirmeyerek, yüzümüze bakmadan neyi var dedi. Yunus ile birbirimize baktık. Bu doktorları iyi tanıyoruz, bir an önce bizden kurtulmak istiyordu, en kısa şekilde hastalığımızı anlatıp susacaktık.  Dünden beri ateşi var dedim, sustum. Yerinden kalktı, aç boğazını dedi. Açtı. Annesi sırtını aç dedi. Yunus şaşırmıştı, kendi sırtını kendi açabilirdi. Zaten ayakta dikiliyordum ok gibi fırlayıp Yunus'un sırtını açtım . İki kere nefes al ver dedi, sonra sustu, masasına bilgisayarına döndü. Yunus açık sırtını kendi kapattı. On beş yirmi saniye kadar sessizlik sonrası küçük bir kağıt parçasında reçete uzatırken yine yüzü bilgisayara dönüktü. Yunus sessizce neyim varmış anne dedi, ben cevap vermedim, eczacıdan öğrenirdik. İkinci kere ağzımı açarak " okula verilmek üzere  bir günlük rapor alabilir miyiz dedim. Okulumuzun adını duyunca kafasını kaldırıp yüzümüze baktı, benim oğlumda aynı okulda, tanıyor musun dedi Yunus'a. Yüzme takımında olduğunu, ikinci olduğunu , birinciliği kıl payı kaçırdığını söylüyordu . "Oğlunuzun adı neydi" diye sormak gereği duydu Yunus, hastalığının ne olduğunu soramadığı doktora. Doktor benim yüzüme baktı, Çorum'un en iyi okulu dedi, geçen sene  teog birincisi bizim okuldan çıkmıştı, bu sene kaç kişi tam çıkarmış diye okulu aradım  on dediler bu sene de birinciliği kimseye kaptırmaz ...Doktor bana bakarak teog heyecanını anlatırken gözlerimi ondan kaçırdım, odasına bakındım, penceresi yoktu,   arkasındaki duvarda iyi bir üniversitenin diploması vardı,  diğer duvarlarında bir resim yoktu, sulayacağı bir çiçeği yoktu. Odası, girenin hemen çıkmak isteyeceği kadar cansız ve soğuktu.  Sağlık ocaklarına güvenmenin ölümcül olabildiğini biliyorum eşim beş sene evvel yüksek ateş ile gitmiş, boğazına ve sırtına bakılmış antibiyotik verilerek güler yüzlü doktoru tarafından gönderilmişti, oysa ateşin sebebi ağrısız sancısız apandist patlamasıydı, annemin doktoru şakacıydı, şiveli konuşup hastalarını güldürürdü, halsizlik ile gittiğinde kanı alınmış yüksek oranda kansız çıktığı için kan hapı verilip bir ay sonra gel diyerek gönderilmişti, oysa kansızlığın nedeni kanserdi... Öğretmenler gibi doktorlarda sistem kurbanıydı, ne yapsınlardı öyle bunalıyorlardı ki ölümcül hastalarını  ağızlarına kulaklarına bakıp hastane yerine evlerine yollayacak kadar bezmişlerdi. Hastalarının yüzüne bakmadan gününü tamamlayan bu doktor, odasında oğlunu düşünüyor olmalı, en iyi okullara gönderebildiği için  mutluydu, oğlunun ikincilikten birinciliğe geçişinin hayalini kuruyor olsa gerekti. Oğlu da kendi gibi iyi bir üniversite kazanacaktı, belki kendi gibi doktor olacaktı. Teog birinciliğinin önemi ile ilgili bu konuşma hiç hoşuma gitmiyor,  odaya ilk girdiğimiz andan beri bize gösterdiği duyarsızlığı şimdi ben ona gösteriyordum, boş boş dinliyordum, yüzüne bile bakmadan...
Teog neden önemliydi?
Bunu defalarca okula sordum, sözlü ve yazılı bir şekilde sordum. Aldığım cevap hep sistem böyleydi, ellerinden bir şey gelmezdi, kanlarının son damlasına kadar çocukları yarıştıracak, birinciler onlardan çıkacaktı.
Bir ev hanımı olarak soruyordum Teog neden önemliydi, cevapsız kaldıklarında, boş bir şey olduğu hatta zarar getirdiği  anlaşıldığında çocukların yakalarından düşerler diye umarak soruyordum.
Sınıfımızda ki doktor, avukat, mühendis, akademisyen , iş adamı  velileri veliler toplantısında görüyorum, hocaları öyle sıkıştırıyorlar ki  Teog tecrübesi için daha çok ödev daha çok test ödevi vermeleri gerekiyordu.
Benim gibi bir ev hanımının Teog ne işe yarıyor sorusu çok gülünç kaçardı. Sistem böyleydi.
Sabah dokuzda girilen okuldan akşam beşte çıkarken daha çok test çözmek için ek ders konulması gerektiğine inanan bu tahsilli veliler için Teog neydi, neden önemliydi?

 Teogu önemseyen, çocuklarının  yaşam merkezine koyan, tek amaç haline getiren bu avukat, mühendis, akademisyen ,iş adamı velileri gördüğümde, sağlık ocağındaki doktorun odasına girmiş gibi oluyorum, bir an önce uzaklaşmak istiyorum.
Doktorun odasından çıkarken Yunus'a baktım, Yunus anladı; her şey için teşekkür ederim, iyi günler dedi. Doktor sıradaki hastası için gerekli olan duruş şeklini çoktan almıştı.
Sağlık ocağı karşısında bir eczaneye girdik, küçük kağıt parçasını uzatırken neyimiz varmış, hangi ilaçları yazmış diye sordum. Antibiyotik ile ateş düşürücü yazmış, salgın var, ateşi üç gün sürer, sonra geçer dedi eczacı.

24 Nisan 2017 Pazartesi

Erkek çocuk şiddeti

Veliler toplantısında bir kız öğrencinin öfke patlaması konu olmuş, arkadaşlarına karşı eskisi gibi değilmiş, hırçınlaşmış, nedeni neydi acaba,  ergenliğe geçiş, aile sorunları mı vardı, oysa aklı başında bir kızdı...
Okula her gittiğimde erkek öğrencilerin şiddetlerini şikayet ediyordum, bütün gün okulda kalmak zorunda olan çocukların birbirlerine vurmamaları, birbirlerini hissetmeleri için bir şey yapmaları gerektiğini söylüyordum. Her defasında haklıydım ama bu iş ailede bitiyordu onlara göre okul üzerine düşeni gerekli uyarılar  ve cezalar ile yerine getiriyordu. Ama şimdi anlıyorum ki okul erkek öfkesini ve şiddetini normal görüyordu. Bir kızın bir anlık  öfke patlaması konu edinilmişti ama erkek öğrenciler itişmesiz, alt alta üst üstte , tekme tokat, küfürsüz bir teneffüs geçirebiliyorlar mıydı? Bu teneffüs şiddetinden şikayetçi olduğum için beni suçlayan okul psikologları oldu, Ayşe hanım şiddet kötü biliyoruz olmaması gerek ama gerçek hayat böyle, oğlunuz diğer çocuklara göre çok masum, çok naif, çok kırılgan,gözü açılmamış, mecburen ezilecek, dövülecek, hayat acımasız diyerek oğlumun da diğerlerine benzemesi gerektiğini, oğlumun gözünü açmam gerektiğini söylüyorlardı. Oğlumun gözü vurmaya, küfür etmeye kapalıydı, bu benim suçumdu, eşim hemen üstüne düşen görevi yaptı, dokuzuna yeni girmiş Yunus'u savunma sporlarına yazdırdı. Savunma sporu için gittiğimiz salonda Yunus en büyükleriydi, üç yaş, dört yaş, beş yaş çocukları çoğunluktaydı. Aileler bu savunma işine çok önem veriyor olsa gerekti, çocuğun kendine güveni için diyorlardı, kendine güven çok önemliydi, karşıdakinden daha iyi tekme atabilir, yere serebilir, haddini bildirebilirdi. Bir ailenin en büyük görevi çocuğunu korumaktı, henüz konuşamayan çocuklarına savaşma sporu öğretiyorlardı. Yunus baştan beri istemediği bu sporu  babasının hatırı için bir ay yapabildi. 
Yunus'un babasını yirmi senedir tanıyorum, hep alçak sesle konuşur, hiç kimseye bağırmaz, herkesi her şeyi sevebilir, ön yargısız, hiç bir şeyin fanatiği değildir, takımsız, futbolsuzdur, küfürsüzdür, İstanbul trafiğinde bana sürücülük dersi verirken, yol vermediğim yavaş sürdüğüm için küfür edenleri duymamam için müziğin sesini açan, her anında güvenli bir hoş görüşü vardı ama artık oğlu için farklı olmaya çalışıyordu. Gerçek hayata hazırlaması gerekiyordu Yunus'u. Yunus'un gözünü açmak ona kalmıştı çünkü. Yunus babası gibi futbolu sevmiyordu, babası bunu  bir eksiklik görmeye başladı, bir futbol topu aldı, her okul dönüşü otoparkta oynamaya başladılar. Arabalara zarar vermesin diye yavaş yavaş topa vuruyorlar, babası ile oynadığı futbolu seviyor Yunus, gerçeğini değil. Böyle olmaz diyor her defasında, okul haklı, bu çocuğu hep ezecekler, bizim suçumuz diyor.
Yunus'a hiç silah almadım, hiç  istememişti ki, birbirlerini öldüren bilgisayar oyunu oynamak istemedi, dünyayı kurtarmak için savaşan filmleri izleyemedi, dünyayı kurtarmak istemediğinden değil, içinde şiddet var diye...Bazı zamanlar şiddetin Yunus adına son bulması için tokata daha büyük tokat ,tekmeye daha büyük tekme gerekiyor muydu diye düşünmedim değildi. Okul aslında bunu istiyordu çocuklardan, ailelerden. Şiddete karşı kendi başının çaresine bakacaksın. Şikayet etmeyeceksin, düzeltmeye çalışmayacaksın, düzeltmeyi umut etmeyeceksin.
Kendini savunmak için  denesen dedim, seni itekleyeni sen daha sert itekleyebilirsin hepsinin boyu senden kısa.  Bazen   karşılık verdiğim oluyor, anne dedi, onlardan daha çok itekleyebiliyorum, ama  o zaman daha çok üzülüyorum, hiç kimsenin canını acıtmak istemiyorum, dediğinde pişman oluyordum inanmadığım şeyi söylediğim için. Kızım olsaydı nasıl davranacaktım, kendi okul mazimde arkadaşlarım ile böyle bir şey yaşamamışım, kız olduğum için mi ? Erkek olsaydım mutlaka bir kavga anım olacak mıydı?
Babamın bize karşı sesini yükselttiğini hiç anımsamıyorum ama annem yapmamamız gereken bir şeyde  babamın öfkesini dile getirirdi, babanız bir öfkelenirse...Annemde bilmezdi babamın nasıl öfkelendiğini ama erkek öfkesinin çok kötü bir şey olduğunu çevresinden biliyordu işte... Kendi kocasından yüksek bir ses bile duymamış iken  erkek öfkesi ile eğitmek istiyordu çocuklarını.

 Her zaman ki gibi anne oğul en çok yaptığımız   şeyi ,resim yapmaya veriyoruz kendimizi, müzik eşliğinde. Bir insan çizmiş, gözleri yaşlı, tek başına. Ellerini öpüyorum,birlikte çizmeye başlıyoruz her zamanki  meyveli ağaçlarımız var, ağaçlarda kediler, gökyüzünde mavi bulutlar, kuşlar, insanlar hep el ele, insanlar hep el
ele  tutuşmuşlar... İnsanların ellerini hiç ayırmıyorum oğlum ile yaptığımız resimlerimizde, hep el ele tutuşturuyorum. Resimlerimizde insanlar ağlamıyorlar, hep gülüyorlar, hep el ele...




21 Nisan 2017 Cuma

Soluk mavi nokta

 Bir sabah uyandığımda yüzbinlerce kişiyi  bloğumda görüverdim,  hunharca öldürülmüş müydüm, zavallı ölünün bir bloğu mu varmış , ya da sörvayvıra mı katılmıştım  bir kaç  saat içinde  internet gazeteleri hemen başlık yapmıştı bloğumu,"paylaşım rekoru kıran , ülke gündemine oturan o  kadın" diye ...  Çok farklı çevreden çok farklı yorumlar aldım, bir kaç saat içinde, sırf benim varlığımdan dolayı ülkeyi terk etmekten vazgeçenler vardı, , ülkeyi yaşanılır hale ancak benim gibilerin getireceğini,  elleri öpülesi , sarılıp kucaklanması bağra basılması gereken biriydim. Bir kaç saatlik bu streste   dudaklarım iki yerinden uçuk atmıştı, yazıyı siliverdim. Aynı kalabalık yazının silinmesine şöyle tepki verdi," susuzluktan ölüyorum diye yerlere kapansam bana bir damla bile su vermeyeceklerdi, inşallah tüm belalar seni bulur, başımıza ne geliyorsa benim gibi korkaklar yüzünden geliyordu "...
Öğle olmadan bloğu kökünden kapattım.
Çorum'daki  evimden sık sık pencereden bakarım, evimin etrafını tepeler sarmış, çıplak tepeler...bazen seviyorum arkasını göstermeyen bu tepeleri , üzüldüğümde ise   ürkütüyor tepeler  ,  gittikçe yanaşıyor, yükseliyor gibi , kendimi küçük hissediyorum. Beni yok sayıyor beni üzenler,  değersizmişim gibi hissetmemi istiyor, küçülerek yok olmamı...Tepeler geçilmez bir engel gibi görünüyor çok büyük, ben çok küçük...Sesleniyorum, sesim engel tanımıyor, tepelerin ardına geçiveriyor. Bloğum tek sesim.
Ondan ilk mesaj aldığımda o kalabalık içinden biri diye iç geçirdim, yarın unuturdu.
Unutmamış, mesaj kutuma bir yazı ile birlikte dünyanın en küçük görüldüğü en uzaktan çekilmiş bir fotoğrafını göndermişti. Soluk mavi, küçüklüğünden dolayı seçilmesi zor ,o  noktaya baktım. Dünya yollamıştı bana.
https://tr.wikipedia.org/wiki/Soluk_Mavi_Nokta 
Gönderdiği dünya benim dünyamdı, nasıl anlamıştı?  Çorum'da neden bir ev hanımı olduğumu, beraber çay içeceğim bir arkadaşımın bir komşumun olmamasının nedenini yollamıştı.  Pencereden bakıyorum , evimin çevresindeki tepeler küçülüyor, çoğunluklar azalıyor, yuvarlanıyor, karışıyor, birleşiyor, küçük küçücük bir noktaya , soluk mavi bir noktaya dönüşüyordu.
Aynı dünyayı sevdiğimizden olsa gerek kedi sevgimiz de ortak, ona haber vermek istiyorum, benim sokağımdaki kediler de hamile. Sokağımdaki kediler çoğunlukla açlar, aç olmaları hayatı doya doya yaşamaya engel değil gibi çiftleşiyorlar. Kaldırım kenarlarında,  ağaç tepelerinde, çatılarda oynaşarak çiftleşiyorlar. Şimdi yağmur yağıyor Çorum'a , beni gözetleyen kedi de hamile , yağmurdan saklanmıyor diğer kediler gibi,  sırılsıklam. Saklanırsa görünmezdi, görünmek istiyordu hep bana. Bu kedi yemeden içmeden günlerce sevişti, aç gövdesini çimenlere attı,  toprağa, ağaca her yere sürtündü, sarhoş gibiydi,  azgın kedi dedi görenler.  Şimdi karnı içindeki çocuklarını bile doyuramıyor, doğurduğunda hepsi ölecek, bir tanesini bile yaşatamayacak. Öyle bir bakışı var ki dünyaya ,  yine sevişecek yine doğuracak.

Karatavuk sesinde ağladığımı biliyor, onun da bir karatavuğu varmış...
Karatavuğumun sesini hediye göndermek istedim , eşimin eve gelmesini bekledim onun telefonu ile kaydedecektim, eşim  işteyken ötmeye başladığında çok üzüldüm. En çok henüz gün ağarmamış,  iken ötüyordu, bekledim. Apartmanlar arasında bir ağaç üstünden ötmeye başladığında hemen balkona çıktım, kaydetmeye başladım, Çorum'da geceleri çok soğuk oluyordu, dışarıda beş dakika kalabildim, kaydetmeyi bıraktığımda sabah ezanı okunuyordu. Karatavuğun sesi  Çorum'dan İstanbul'a gidecekti, umarım hediyemi beğenirdi...



14 Nisan 2017 Cuma

Hayvan sevmeyen anneler için

Dün sokağımdaki ilkokulun önünden geçerken çocukların bir kedi etrafında toplanmış olduklarını  gördüm. Kedinin kafasında küçük bir yara vardı, başına toplanmış çocuklara miyavlıyordu. Çocuklar kedinin kendilerine ne söylemek istediği hakkında birbirleriyle , "yaram var" , "canım acıyor", "beni hastaneye götürün diyor" diye konuşuyorlardı. Üç senelik bir hayvan sever olarak kedinin yarasının önemli olmadığını, karnının aç olduğunu biliyordum. Çantamda taşıdığım batikon ile yarasını sildim, yine çantamda taşıdığım sosis ile suyu önüne koydum. Öyle hızlı yemeye başladı ki, yutkunurken tıkanarak...Çocuklar beni dört gözle izliyordu. Anneleri geldi, kediyi görünce hepsi aynı şeyleri söyleyerek çocuklarını çekiştire çekiştire uzaklaştırdılar. "Pistir o kedi, mikropludur, sakın dokunma, sakın yanaşma, yoksa elledin mi" diyerek.
Otuz beş yaşıma kadar sokaklarda kedi köpek görmedim, dikkatimi çekmemiş, farkında olmamışım.
İller gezdim, evler değiştirdim ,mahallemin bir kedisi , bir köpeği var mıydı , hiç farkında değildim.
Otuz beş yaşıma kadar bir kedi başı okşamış mıydım, hatırlamıyorum.
Hayvanlar yoktu , görünmüyordu gözüme.
Babamın ara sıra anlattığı bir anı vardı hayvanlar üzerine benim ile ilgili. Samsun'da çok yağmurlu bir günde babam ile fırına ekmek almaya gidiyormuşuz, ( Samsun'da olduğumuza göre beş yaşından daha küçük olmalıyım) sokak ortasında bir kedi yavrusu görmüşüz, babam ezilmesin diye kediyi yoldan almış, ben ağlamaya başlamışım, kedinin annesi evi yok mu diye. Etrafa bakınmışız yokmuş annesi, bir kuru yerde bulamamışız. Kediyi koynuma sokmuşum, fırından aldığımız ekmekler ile eve gitmişiz. Annem daha içeri giremeden fark etmiş kediyi, bağırmaya başlamış, ( fare gördüğü gibi bağırır kediye) , bırakmışız sokağa kediyi, ekmekleri de içeri sokmamış annem, kediye dokunmuştu ellerimiz...

On yedi yaşımda ayrıldım ailemin yanından, neden o vakitten sonra hayvan farkındalığına kavuşamadım bilemiyorum.
Otuz beş yaşıma kadar aynı sokakta yaşadığım tüm kedilerden, köpeklerden, kuşlardan tüm hayvanlardan özür diliyorum, onlar beni görmüştür ama ben onları hiç göremedim...

Kollarından çekiştirilerek uzaklaştırılan o çocuklar kaç yaşlarında hayvan sevgisini doya doya yaşayacaklar? Benim gibi otuz beş yıl sonra olmaz, umarım...

 Bu hanımlar belediyenin tüm kurslarını çok seviyorlar,hayvanları sevmeyen, sevemeyen, korkan bu hanımlar için belediyeler bir kurs açsa, kediler pis değildir konulu seminerler verilse, birisi söylese yaralı kedi pis değildir dese...Kedilerden korkulmaz dese...
Siz temiz, titiz anneler, hanımlar, sokağınıza bir tas su, bir tas artık yemek koyacak kadar hayvan sevgisine nasıl kavuşacaksınız?
Çocukların hayvan sevgisini köreltmeye uğraştığınız kadar kendi içinizde hayvan sevgisini hissetmeye uğraşır mısınız?

Evime misafirliğe gelen çocuklarınız ev kedimi sevdiklerinde " çabuk ellerini yıka" diyerek hem benim hem kedimin kalbini kırıyorsunuz, kedi pis değildir, kedili ev pis değildir, kediyi elleyen eller pis değildir...

Çocuklarınızın hayvan sevgisinden mahrum olmaması için kedi pistir algınızı değiştirmeyi istemez misiniz?
Hayvan sevgisi nasıl bir şeydir bilmek ister misiniz?



13 Nisan 2017 Perşembe

Çorum'da Amour

Onları görür görmez aklıma Amour gelmişti, onlara bakarken bir Haneke filmi izliyor gibiydim.

Yılda bir defa çekmek zorunda olduğum saç kestirme işkencesi için  kadın kuaförü arıyordum. Geçen sene gittiğim yere yine gidemedim, hemen tanırdı, bu saçı kim kesti diye iğrenerek bakar,  sana şunu kesmiştik aynısından mı olsun diyerek senede bir geliyor diye özensiz üstünkörü, işi bitince seneye görüşürüz imaları ile  beni her defasında başka bir yer aramaya mecbur ederdi tüm kuaförler. Levhaları okuyorum, kuaför Asuman, Ayşegül, Bahriye.. Pencerelerinde perde olmayan yerlere göz ucuyla bakıyorum, hepsi beni bekliyor gibi, boş...Bahriye doluydu, girdim. Ne istemiştiniz diye soran kıza saç kesimi dedim, hazırlamak için ayna önüne oturttu. Aynadan beri içerideki herkes beni süzmeye başladı , en cesaretlisi elindeki makası şakırtadan adı Bahriye olması büyük ihtimal kişi;" abla öğretmen misin" dedi, aynaya bakarak, elindeki saçları şak şak yere gönderirken. "Yok" dedim. Tipin öğretmene çok benziyor da ondan şey ettim , bekle işim birazdan biter abla, dedi. O sırada kapıyı biri açtı, başında kasketi ile yaşlı bir amca , arkasında kendi gibi yaşlı bir teyze, amca bir eliyle kapının kulpunu diğeri ile teyzenin elini tutarken "hanım kızım içeriye girebilir miyim" diye izin istedi. Bahriye bana baktığı gibi aynadan beri adama bakarak "olmaz amca burası kadın kuaförü" diye tepkilendi. Amca  bir adım geri çekildi, şimdi dışarıdaydı, elini tuttuğu yaşlı kadını içeriye doğru çekerken,  kadın direndi, adamın elini bırakmak istemedi, yaşlı amca" mümkünatı yok mu" dedi. Bahriye'ye fırsat vermeden içerideki tüm müşteriler ile ben gir içeri amca dedik. Beni hazırlayan kız yanlarına gitti, aynı soruyu onlara da sordu, amca cevap verdi " saçları kesilecek". Aynadaki Bahriye, sıra var amca biraz bekleyeceksin dedi. Hazırlıklarım tamamlanmış Bahriye'yi bekleyen ben" sıramı veriyorum, ben beklerim "dedim. Bahriye'nin makas sesi can veren nefes gibi hızlandı yavaş yavaş kesildi, " gel kızım, işi bitti bunun,  fönünü çek" ..Elini hiç bırakmadığı kadını benim yerime oturttu amca. Şimdi  rahat rahat  izleyebilecektim onları, oturduğum bekleme koltuğunda.
Adam, Çorumlu bir amca, kasketinden topuklu ayakkabılarına kadar...Kadın Çorumlu bir teyze, örgü yeleğinden kalın yün çorapları üzerine giydiği önden açık terliklerine kadar...Bahriye marketten aldığı erzağın üstünü açar gibi sıyırdı açtı kadının başörtüsünü. Başörtüyü  adam aldı tek eliyle. Ayna önünde saç kesimi koltuğunda oturan teyzenin yüzü adama dönük,  sol eli ile adamın elini tutmuş bırakmıyor. Bahriye'yi gördüğü bu manzara etkilemiyor, Teyzem aynaya dön, bırak amcanın elini, korkma burası hastane değil, Bahriye gülüyor cümlesinin sonunda...Hemen anlamıştık, bu yaşlı çift evliydi, kadın hastaydı, kadın çocukluğuna dönmüş gibiydi...Bahriye baktı olmayacak, zorla ayırdı kadının elini adamdan, koltuğu sertçe çevirdi aynaya doğru. Yaşlı amcanın elli boşalınca başörtüyü süveterinden içeri göğsündeki gömlek cebine sokuşturdu. Otur amca dikilme öyle dedi Bahriye. Amca oturmadı, duymamış gibi, dikilmeye devam etti.
Kadının beyaz saçları lastik ile düğüm düğüm toplanmıştı, Bahriye açamadı. Adam dikildiği yerden müdahale etti,  süt içinden bir çöp çıkarır gibi yavaşça çözdü lastiği,  kendi toplamış kendi düğümlemişti çünkü.
Bahriye hiç bir şey sormadan makasını şaklatmaya başlayınca adam kıpırdadı, göğüs cebinden önce başörtüyü sonra muşamba gibi bir cüzdandan fotoğraf çıkardı," bunun gibi keser misin hanım kızım" dedi. Bahriye aynadan beri küçük fotoğrafa baktı, gevrek gevrek gülmeye başladı, amca sen ne anasının gözüymüşsün nasıl buldun ahu gibi güzel  teyzemi...Amca yine duymadı , önce fotoğrafı sonra başörtüyü cebine koymak ile meşgul oldu. Yaşlı teyze  gözlerini aynadaki adamdan bir an ayıramıyor, ölesiye korkuyordu Bahriye'den, makasından, ellerinin ikisi de omuz hizasında havada, sanki karşısındaki biri silah çıkarmış eller havaya demiş gibi...Amca şefkatli gözleri ile az kaldı, bitecek, evimize gideceğiz der gibi cevap veriyor aynadaki eşine...Bahriye makasını bırakırken " "amca, kaş bıyık da alalım teyzem ay gibi parlasın "dedi. Ağdasını kadının alnına yapıştırıp çekerken kadın bağırdı, amca kadının eline sarıldı. "Ağda ile yapma ,canını acıtma, mangaşın yok mu " dedi amca. Bahriye  cımbızı aldı, sıkkın yüzünü kadının yüzüne yapıştırdı. Kadın kafasını geriye atmak istemedikçe Bahriye kafayı zorluyordu, amca eline geçirdiği bir havluyu karısının boynuna koydu, elleri ile karısının başını tuttu yavaşça kendine doğru çekti.  Kaşlar bitene kadar karısının kafasını havlu ile muhafaza ederek bırakmadı, kadın kocasının ellerini hissettikçe huysuzlanmadı.  Bıyıkları almakta eskisi gibi istekli olmayarak , bıyıkları da alayım mı amca dedi Bahriye. "Kalsın, alma "dedi amca. Cebinden para çıkardı, uzattı, içinden al dedi. Bahriye sıhhatler olsun, güle güle kullansın dedi, bekleriz demedi. Teyze koltuktan kalkmak için çabalıyordu ama onun elleri olmadan yapamıyordu. Adam para üstünü ceket cebine koyduktan sonra karısının yanına gitti, ellerini tuttu, kaldırdı, kol kola girdiler. Kapıyı ben açmak istedim, yüzüme bakmadan sağol evladım dedi.  Dışarı çıkıp uzaklaşırken arkalarından bakmaya devam ettim, Yunus Emre parkındaki banklardan birine oturdular, kadın oturduğu bankta ayaklarını bir ileri bir geri sallamaya başladı, terlikleri çıktı, amca eğildi terlikleri giydirdi, rüzgar çıktı, kadının küt saçları gözlerini kapattı, adam iki elini kadının yüzüne götürdü, okşar gibi saçları geriye doğru attı. Göğsüne uzanıp başörtüyü çıkarırken " ablacııım seni bekliyom geliyo musun" diye Bahriye çağırdı....

12 Nisan 2017 Çarşamba

İlk kez Akdeniz

Alanya'daki sunumuna "beraber gitsek nasıl olur" demişti, " olmaz" demiştim.  Hemen aklıma masraf geldiği için. Geçen hafta,  sunumundan bir gün önce  , bu ilk sunumum, sizde yanımda olun çok isterdim dediğinde , ilk kez masrafı düşünemedim. İlk kez gözlerimi kısıp km çarpı benzin, gün çarpı otel parası yapmadan  rica eden bakışlarına "olur" dedim. Cimri değilim, pinti değilim sadece para kazanmayan biri olarak para kazanan eşim ay sonuna huzurla erişebilsin diye çoğu şeye hayır demek zorunda kalan biriyim. Sadece bir gün kalacağımız Alanya için hemen hazırlıklara başladım, marketten bir teker kaşar ile bir kavanoz fındık ezmesi aldım, fırından da dört Çorum taş fırın ekmeği...Acıktıkça ekmek arası kaşar, tatlı niyetine ekmek arası fındık ezmesi, bütün yol boyunca molalarda yemek üzere ( kilometre hesaplamıyorum) . Termosa da  çay doldurdum. Yunus bir gün okula gidemeyecek diye bir çanta dolusu  ev ödevlerini de aldık. Gün ağarmadan yola çıktık, Konya üzerinden Alanya'ya...
Pür dikkat yola odaklanmış Yunus nerelerden geçtiğimizi not alıyor, ilginç lokanta, manav gibi yerlerin adlarını yazıyor ( Kaderim manav, gel de gör et lokantası, hayırseverler cami, Güçlü köy..)

Arkaya dönüp oğlum bugün hangi dersleri kaçırdın diye soruyorum. İki ders matematik, iki ders coğrafya, bir ders din bilgisi, bir ders speeking, bir ders rehberlik, bir ders Türkçe kaçırdım anne. Hadi oğlum oturduğun yerden kaçırdığın yerlere çalış. Hayır anne diye direniyor, bir çanta dolusu kitap defteri boşuna mı aldık. Yolculukta araba içinde bol bol konuştuk, gördüğümüz yerler hakkında, kendimiz hakkında...Yunus'un konuştuklarını dinledikçe kaçırdığı derslere üzülmedim, sevindim; İlk kez görüyorum  Konya'yı git git bitmiyor, yer yüzü ölçümü en büyük ilimizden geçiyoruz, Cihanbeyli'de plato var, demek plato böyle bir şeymiş,  Seydişehir termik santralinden geçiyoruz,  ilk kez görüyorum paralel Toros sıradağlarını, karları erimemiş, maki ve keçileri var, Akdeniz'e çok yaklaştık çok heyecanlıyım nasıl bir şey göreceğim hayatımda hiç Akdeniz görmedim diye arabanın arkasında saatlerce konuştu.
Yunus diyorum farkında mısın coğrafya dersi çalışıyorsun...Çok seviniyor...Anne şimdi sıra matematikte diyerek kilometre ile benzin hesabı yapıyor ( için için öldürdüğüm masraf canavarını canlandırıyor) Çorum'da  doldurduğumuz benzin Akseki'de azaldı, riske girmemek için depoyu tekrar doldurduk, bir depo iki yüz liraya doluyorsa gidiş geliş 200 çarpı 2 ile  benzine ortalama dört yüz lira vermemiz gerekecek. Çorum Alanya arası 684 km , onu 700 yuvarlayalım babam iki günde 1400 km yol yapacak...Otele bir gece için 150 lira vereceğiz, iki gün kalsaydık 300 üç gün kalsaydık 450 yani gün sayısı artıkça daha çok para vereceğiz, benzin fiyatı biz Alanya' da iken artmazsa dört yüz lira sabit kalacak ama daha kısa yol için araştırma yapabiliriz, daha kısa yol daha az benzin demek... Dayanamayıp matematik dersini bitirdim,sus oğlum "benzin" lafı duymak istemiyorum...
Yunus ilk kez gördüğü Akdeniz'e bakıyor.
Bu sahne hemen bana,   Antuan'ı hatırlattı, François Truffaut'in bu efsane filminde Antuan hayatında
ilk kez denizi görüyordu, okuldan kaçmıştı...
Yunus Akdeniz'i o kadar çok sevdi ki iki saat boyunca buz gibi havada buz gibi denizde yüzdü, çıkaramadık...( Kleopatra plajı)

Sunumun yapıldığı beş yıldızlı devasa havuzu ve su kaydırağı olan her şey dahil otelde kalmak istemedi Yunus, otel denize uzaktı , denize sıfır öğretmen evini arabadan beri görmüş beğenmişti. Bu devasa otel onu ürkütmüştü . Oğlum bu fiyata bu otelde bi daha kalamayız, burada her şey dahil,( her şey dahil ne demek bilmiyorduk, gereği gibi anlatamadım)  öğretmen evinde yemek yok, kaşar ve fındık ezmesine devam mı etmek istiyorsuna "evet" dedi, Akdeniz'i o kadar çok sevmişti. Babasının sunumu dinledik, alkışladık, apar topar otelden ayrıldık ( ben ayrılmak istemiyordum ama otelden öyle korkmuştu ki canavarın ağzından son anda kurtulan kurban gibi dışarı çıktığında derin bir ohhh çekti). İki saat sonra güneş kaybolacaktı,
hava kararana kadar denizdeydi sonra Alanya'yı yürüyerek gezmeye başladık, müzeler kapanmıştı sabah erkenden müzeleri ziyaret edip evimize öyle gitmeye karar verdik, kaldırımlarda portakal ağaçları, manolyalar, palmiyeler, yabancı levhalar, başka dil konuşan insanlar...birinin konuşmasına kulak misafiri olduk, ne diyor diye Yunus' a sordum " yarın hava berbat olacak "dedi . Böylece İngilizce dersi de yapmış olduk... Çok yürüdük, tam geri dönelim derken halk pazarını gördüm, salatalık , kabak, patlıcan bir lira iki lira...( Çorum'da üç katı fiyatlı iken) Altın bulmuş gibi hepsinden ikişer üçer kilo aldım, otele gelene kadar kollarımız uzadı ama Kleopatra plajına bakarak kaşar ekmek yanında salatalık yemek yemenin tadına doyum olmayacaktı...Odamız çok eskiydi, koltuk kumaşının rengi tozdan değişmişti, muhteşem manzarayı badana gibi kapamış kirli penceresi vardı, bilerek gelmiştik, bir gece için sorun etmedik.  Dolap içinde üç adet nevresimli battaniyeyi üzerimize örtmek istemedik, nevresimler yırtıktı, içindeki koyu renk battaniye dışarı taşmıştı, görevliden yenilerini isteyemedim belki uyanır morali bozulur , yarın yine uzun yola çıkacağız diye...Yunus ile ben üstümüze montlarımızı aldık, uyuduğu için  babanın üzerine habersizce battaniyeyi örtük.  Yunus ile Akdeniz'in sesini dinledik ,   Akdeniz'in tadını, tuzunu, rengini konuşarak uykuya daldık.  Sabah erkenden uyandık, dün kulak misafiri olduğumuz kişinin sözünü doğru tercüme etmiş Yunus, hava korkunçtu, şimşekli bardaktan boşalırcasına yağmura uyandık. Yunus'un ısrarı olmasa müzeye gitmeden yola koyulmak en doğrusuydu ama çok ısrarcıydı yine kıramadık.


Alanya müzesinin önünde bastıran yağmur ile sırılsıklam olduk, gişede çok oyalandık çünkü müze için ayrılan paraları dün pazarda harcamıştık, kart kabul etmediklerinden cepleri çantaları döktük, on lirayı denkleştirdik. Müze çok küçüktü , "sevgi hep vardı" alt yazılı kadın ile erkeğin yan yana tek yüz olduğu  bu eseri gördüğümde içimde yağmurun eritemediği şeyler eriyiverdi, gözlerim doldu. Hemen Yunus ile babasını çağırdım, "sevgi hep vardı" nın yanına dizildik , selfi çekindik.  Sanki sadece kendine hediye edilmiş bir şey gibi müzede gördüğü her şeye sevindi Yunus ,  gereken özeni gösterdi, okudu, fotoğrafını çekti . Müzenin yanında ki Damlataş mağarasına da  gitmek istedi ama yanımızda para yoktu, banka aramamız gerekecekti, çok yağmur yağıyordu, bagajdaki okul çantasına bakmak istedi kantinden artan parasını hatırladı, gerçekten de bir kaç lirası vardı ,bagajı açana kadar ayakkabılarımızın içine kadar su dolmuştu, siz gidin, bu para ile ikiniz girebilirsiniz dedim ben arabada beklerim. Beni bırakmak istemedi , çok gerildim, sesimi yükselterek " çabuk git ve gez on beş dakika sonra burada ol, park etme parası vermek istemiyorum" . Gözüm park için fiş kesen adam ararken,  keşke on beş dakika diye çocuğu sıkıştırmasaydım, keşke bağırmasaydım, keşke iki kilo daha az kabak alsaydım, şimdi onlarla birlikte olurdum diye arabanın içinde keşkelendim. Mağara için  kapıda ki görevli , açılışa 15 dakika var demiş, on dakika bekledikten sonra" beş dakika erken açamaz mısınız, hemen   Çorum'a gitmemiz gerek" demiş Yunus, demezdi kesinlikle demezdi, kurallara ölesiye bağlıdır, benim için ricada bulunmuştur, annem daha fazla beklemesin , kızmasın diye..  Görevli kişi doğal olarak  "olmaz" demiş, kalbi kırılmış, olmaz denilecek ne istemişti ki...On dakika içinde geri döndüklerinde Yunus'un yüzü asıktı, nedenini öğrendiğimde görevlinin haklı olduğunu söyledim, beş dakika devlet dairelerinde çok önemlidir, fedakarlığı hep sen yapacaksın karşındakinden beklemeyeceksin, darılmayacaksın, darılan hep kaybeder filan gibi büyük laflar ile gönlünü aldım ve Ballıca mağarasını göremeden geri dönüş için yola çıktık. Yoldan Alanya muzu aldık, yeşil yeşil, eve varıncaya kadar sararır dediler.
Bu arada Ufuk sabah uyandığından beri boynunu kaşıyordu, kaşıdığı yere baktım sanki bir şey ısırmıştı,  ama söylemedim, huylanmasındı, ortalama 700 km vardı gidilecek...Babası muz almak için arabadan inince Yunus ile konuşmaya başladık, Yunus sen kaşınıyor musun? Hayır. Ben de kaşınmıyorum,  babanı bir şey ısırmış ne olabilir, tahta kurusu, pire...Yunus birden ciddileşti," anne sakın şikayet etme oteli, şikayet edersen bizi suçlarlar,  belki o her şey dahil otelde de tahta kurusu pire vardı, belki bütün otellerde vardır, belki otellere giden  herkes pireleniyordur ama söylemiyorlardır", gülmeye başladım, kapı açıldı, neden gülüyorsunuz diye soran  babaya "hiç" dedik.
Dönüşte Mevlana'yı ziyaret etmek içinde ısrarcıydı, hava güzel olursa şartı ile kabul ettim.
Konya'ya doğru ilerlerken ben telefondan böcek ısırığı görsellerine bakıyor, Yunus  okul sıkıntılarından konuşuyordu, arkadaşlık nasıl bir şey, paylaşmak, sevmek nasıl bir şey gibi konulardı.
Sınıf arkadaşlarından birinden çok çekiyormuş, yüzme şampiyonuymuş bu çocuk, her ay bir madalya alıyormuş, her  ay onu alkışlamak için tören yapılıyormuş. Bütün sınıf şikayetçiymiş bu çocuktan , herkesi tartaklıyor, herkese çirkin laflar söylüyormuş örneğin okuldan bir gün izin aldığını öğrendiğinde şöyle demiş, senin...suratını görmeyeceğim için mutlu oldum keşke hiç gelmesen gibi üzücü laflar söylemiş, kalem batırıp, tekme atıp, her türlü canını yakmaya çalışıyormuş ama bu çocuk herkese bunu yapıyormuş diğer çocuklar onun gibi sözlü ve fiziksel tepkiler verdiği için pek yanaşamıyormuş en çok Yunus ile uğraşıyormuş çünkü Yunus sadece şikayet ediyormuş, öğretmen de şikayetten bunaldığı için şikayet edene kızıyormuş. Ne yapacağım iki yıl oldu hep aynı, her fırsatta beni dövüyor, hakaret ediyor, bıktım artık, her madalya aldığında kaçmak istiyorum, onu alkışlamak çok gücüme gidiyor diye konuşurken ben görsellerden en çok pire ısırığına odaklanmıştım.  
Konya çabuk geldi, hava güzel, yollar açıktı.
Mevlana türbesi çok kalabalıktı, giriş ücretsizdi, kalabalığı görünce yine gözlerim doldu. Mevlana içindi bu çeşit çeşit kalabalık, çocuk, genç, yaşlı, nişanlığı ve gelinliği ile el ele çiftler...Asırlar öncesinden gelen sözleri ile etkiliyordu bir çocuğu. Mevlana burada mı yatıyor diye soruyor, bu kalabalığı görebiliyor mu, neden bu kadar ünlü ? Okumasını istedim, Lise yıllarından çok ucuza aldığım beyaz sayfalı  meb yayınlarından Mesnevi serisini hatırladım.


 Türbenin etrafını şekerciler sarmıştı, Yunus öyle sevinçliydi ki hangi şekeri seçeceğine karar veremedi, hepsini kucaklamak ister gibiydi.
Yedi öğüdün yazıldığı bir levha ile on paket şeker aldı. Arabaya bindiğinde öğütleri teker teker okudu, şeker dolu ağzı ile. Öğütleri okurken hep şu kavgacı arkadaşını hatırladı, bu öğütleri ona vereceğim belki aklı başına gelir dedi. Konya yolu öyle düz ve uzundu ki artık dayanamadı gözlerini kapadı, kucağında Mevlana'nın öğütleri...Uyandığında Çorum'a az kalmıştı," öğütler ben de kalsın" dedi henüz yarım kapalı gözleri ile," ona şekerleri vereceğim"...








10 Nisan 2017 Pazartesi

Kedi bakışı


Üç gündür evde yoktum. İçerisi  havalansın diye pencereleri açarken onu gördüm.  Beni gözetliyordu. Her zamanki gibi. Arkadaşları yoktu yanında, ilk gün birazı ikinci gün hepsi dağılmış gitmiş olmalıydı ama bu gitmemiş her an pencereye çıkacakmışım gibi dikkat kesilmiş bekliyordu. Sadece yerini değiştiriyordu, hızlı geçen arabalardan, tekme, küfür savuran  yayalar az da olsa riske girmeyip tüm yayalardan korunmak için...
Gizli saklanmaz, görünür saklanırdı. Beni görmek , kendini bana göstermek isterdi.
Üç gündür hiç görünmeyen birini her an görünebilir gibi pür dikkat beklemek nasıl bir şey?
Üç günde kaç saat kaç dakika var? Üç günde kaç rüzgar, don, yağmur var?  Diğer kedilerin umudunu kırıp gitmelerini sağlayan o şey ile nasıl mücadele ettin?
Her gün her saat seni penceremde beni gözetliyor iken bulmam bana tarifsiz duygular yaşatıyor. Öyle tarifsiz ki kendime açıklayamıyorum. Bazen o bakışların çok ağır geliyor, yok ol istiyorum, bir şekilde kendimi kandırırım, başka birilerini buldu, iyi insanların yanında, bahçesinde gibi yeter ki o bakışların ağırlığında daha fazla ezilmeyeyim...O bakışlarının hissettirdiği şey çoğunlukla, sen her şeye değersin, senin için her şeyi yapabilirim, çalışmak istemediğim o işlerde senin için çalışabilirim, çöp tenekesi büyüklüğünde mama kapları alıp içini doldurabilirim, para hesabı yapmadan ,beni senin gibi bekleyen , senin gibi bana bakan şu dünya da başka biri var mıydı?







5 Nisan 2017 Çarşamba

Ödev önerisi

Yarın yine okula gideceğim, ödevini yapmayan çocuklara oto tamircisi, ev hanımı, çaycı, temizlikçi olursun gibi cümleler kurmayın , lütfen diye ricada bulanacağım.

Ödevlerinin içine şöyle bir konu koyabilirler mi diye de soracağım.
Kendini onun yerine koyma öyküsü gibi bir şey istediğim konu, sen,  sokakları temizleyen işçi, ev hanımı, oto tamircisi çırağı, gündeliğe giden kadın, çay ocağında çırak , sokağında yaşayan bir kedi bir köpek, sokağındaki bir ağaçsın her gün kendini yazacaksın,  günlük şeklinde tutulmak üzere bir ay boyunca.  Her gün yazılması çok önemli ve bir ay boyunca  sürmesi...Bir gün içerisinde eline kalemi alarak en az bir sayfa dolduracak kadar artık sen bir öğrenci değilsin, bir çalışan, sokağında bir kedi bir köpek bir ağaçsın hangisini dilersen onu ol. Olduğun şey ile ilgili bilgi topla, gözle, nasıl yaşıyor neler yapıyor...Kendini öyle anlat ki gerçekten onun sen olduğuna inanalım. Bir ay boyunca kendini anlat, öyle anlat ki senden sıkılmayalım, seni görmezden gelmeyelim, seni önemseyelim,  sen olmazsan hayatın anlamı kalmasın...Ben bir sokak kedisiyim, ben bir ağacım, ben bir ev hanımıyım diyerek başla ve gün gün yaşamını anlat...Bu zamana kadar böyle bir ödevle eve gelmedi oğlum, nasıl olur, uygun mudur? Ama rica ediyorum, her gün kolayca ne yapabildiğini hayal edebilecek, gözlemleyebilecek, yakınında yaşayanlar ile ilgili  şeyler olsun, Süpermen, prenses, doktor, mühendis, astronot değil...

Balzac yazı hayatına nasıl başladığını şöyle anlatmış, " Okumayı severdim ama yazmaya hevesim yoktu hatta beceremem diye yazıdan korkardım. Babam bu durumumu fark etmiş olmalı ki bana güven  kazandıracak bir tecrübeye girişti. Evimizin arka penceresinin hemen önüne küçük bir masa ve sandalye koyarak her gün ama her gün bu camdan dışarıda ne gördüğümü, neler hissettiğimi bir sayfada yazmamı istedi. İlk günler neredeyse yazacak hiçbir şey yoktu, çünkü camın önünde uzayıp giden tarla biraz ötede ağaçlar daha arkada ise köy ve çiftlik evleri göze çarpıyordu, her gün aynı şeyleri yazarken sonra fark ettim...Babamın ısrarlı tutumu karşısında baktığım pencere aynı olmakla beraber gördüklerim hiç de aynı şeyler değildi. Yaz mevsiminde tarlada başaklar boy atıyor, ağaçlar çiçek açıyor, dallarına  leylekler yuva yapıyor, gökyüzünde bulutlar, gün batımında güneşi fark ediyordum. Her gün başka bir şey oluyordu penceremde, yazmaya yetişemiyordum....Geriye doğru baktığımda hayatımda hatırlanmaya değer yegane şey olarak babamın bana öğrettiği gözlem metodunu görüyorum..."

Nasıl tepki verir bilmiyorum ama genel yaptıkları şey, bir önereyim sonra ses yok, bir an önce tamamlansın diye ailecek yapılan ve yok olan ödevlere alışmışız.  Ben bugün nasıl daha iyi olur diye düşündüm, yazdım, yarın yine elimde bir kağıt ile okula gideceğim....


4 Nisan 2017 Salı

Oto tamircisi-ev hanımı

Oğlum, ne zaman ev hanımı sıfatımdan rahatsız olmaya başladı diye düşünüyorum bugün.
Anne neden çalışmıyorsun diye sorgulamasının sebebi neydi ?
Vakti geldiğinde kendiliğinden söylerdi.
Okul servisi için kapıda beklerken yesin diye  kırdığım fındıkları eline sıkıştırırken, anne üzülüyor musun dedi. Gözleri farklı bakıyordu, yüzüme.
Neden üzülecektim? Sustu. Elindeki fındıkları iç geçirerek cebine koydu, yemedi. Okul servisi geldi.  Ayrılırken yine yüzüme baktı,
acınası birine merhamet ile bakan gözlerdi...
Çok sevdiği matematik öğretmeni ceza ödevini yapmayan sınıfın en tembel kızına , bir hiç olacaksın, gelecekte ev hanımı olursun artık demiş. Yunus bütün ders beni düşünmüş, annem de  ortaokul birinci sınıfta bu kız gibi tembel miydi , ödevlerini yapmaz mıydı, öğretmenlerini dinlemez miydi, gelecekte bir hiç olacağının farkında değil miydi?
Burası ortaokul,ev hanımı-oto tamircisi olursunuz dedikleri oluyormuş.  İlkokulda çaycı- temizlikçi olursunuz diye korkuttuklarını biliyordum, o zamanlar etkilenmemişti. Ama bu sefer ev hanımlığı ve annesi ile ilgili bağlantı canını sıkmıştı. Öğretmeni hiç bir şey olamazsınız , ev hanımı olursunuz dedikçe aklına annesi geliyormuş.
Annesinin babasının ne iş yaptığına meraklı öğretmenlerine annesinin ne iş yaptığı hakkında her defasında farklı şeyler uydurmuş.
Yunus gerçekte  annesinin bir hiç olmadığını biliyor ama öğretmenlerinin gözünde annesinin bir hiç olduğunun farkına varması onu rahatsız ediyor, annesinin bir hiç olmadığını öğretmenlerine söyleyememesi de canını sıkıyor .
Yine yine 11 yaşında ki bir çocuğa öğretmenlerinin  her gün yaptıkları yanlışı anlatacak, anlayabilmesi için gerekli olgunluğa erişmesini bekleyeceğim.
Annen on bir yaşında iken Ankara'nın en iyi okullarından birinde okuyordu, dersleri 90 ile 100 arasındaydı hep taktir alıyordu. Öğretmenleri onu sırf yüksek not alıyor diye  çok seviyordu, üniversite zamanı geldiğinde annene mühendis olması için matematik bölümünü seçmesini istediler. Annen hep söz dinleyen oldu, öğretmenleri onun için en iyisini isterlerdi, büyüklerin dedikleri hep yol göstericisiydi. Yüksek not aldığında   çevresindeki herkes başarılı olduğunu , akıllı olduğunu, geleceğinin  parlak olduğunu söylediklerinde annen inanırdı.
Tam 11 yaşımda( senin yaşında iken)  çok önceden tanıdığım Sait Faik'in bir kitabını almışım. Kapağına adımı yazmışım. O yaşımda nasıl okumuş, ne hissetmişim bilemiyorum ama şimdi ki yaşantımda çok etkili olduğunun yeni farkına varıyorum.( bu yazıyı kendimden daha çok  o tembel diye şartlandırıldığınız ceza ödevini yapmamakta ısrar eden sınıf arkadaşın için yazıyorum, benim şu anda ki olgunluğuma erişmiş çok akıllı bir kız olsa gerek)

O zamanlar iki elin parmaklarını geçmeyen üniversitelerden, öğretmenlerimin istediğini, en iyilerinden birini kazanabilmiş yine çevremi mutlu etmiştim. Mesleğin gerektirdiği sınavlara girip ruhsatımı aldığımda ancak beş ay dayanabildim, bıraktım, yapmamaya karar verdim. Çevremde öğretmenler yoktu, kaybolmuşlardı. Okul, sınav, öğretmenlerden özgür   kaldığım zamanlarım yirmili yaşlarımın sonuna sana hamile olduğum zamana denk gelmişti. Kendim ile başa başa kaldığım bu ilk zamanlarımda ne yapmak istediğimi özgürce sorabildim kendime...Matematikte uzmanlaşmış ruhsat sahibi olmuş artık meyvesini yeme zamanında,  hayatım boyunca  en çok rakamlardan kaçmak istediğimi anlamıştım. Rakamlardan çocukluğumdan beri ölesiye korktuğumu artık itiraf edebilmiştim. Özgür kalmış içimden çıkan sesten ürktüm ilk önce.Hiç bir şey yapmamak, hiç bir şey yapmamak, hiç bir şey yapmamak diye çınlıyordu kulaklarım.Hamileliğinin kaçıncı haftasındasın diye soranlara hiç cevap vermedim, rakamsız bir hayata başlamıştım. Sen doğduğunda yine kendi özgür iç sesime sordum, oğlum için, kendim için en doğrusu ne olabilirdi çalışmam mı yoksa evde onunla kalmam mı? Bütün bir gün,  altı yıl boyunca oğlum ile kaldığım günlerde hiç hesap yapmadan, mutlu olabilmiştik. Çevremi dinleseydim, mutlu geçen altı yıldan mahrum kalacaktım, çocuğumun geleceği için rakamlara geri dönmem istenecekti.
Altı yıl boyunca parasız her şeyi, paralı çok az şeyi yapmak için bütün bir günümüz vardı.
Hiç bir şey yapmadan boş boş oturduğumuz günler de çoktu. O an da , o yıllarda ,  en çok oğlumu görmek istiyordum , başardım, ev hanımı olarak...Okula gitme zamanın geldiğinde  özgür iç sesime soracak kadar kendime güvenemedim, ayrıldık. Sabahtan akşama kadar artık öğretmenlerini ve arkadaşlarını görecektin.  Senden uzak kaldığım vakitlerimde istediğim şeyleri yapmak için çok değil,az  paraya ihtiyacım olduğunda İşkur'a başvurdum rakamsız işler için, istediğim işleri ilk kez gördüğü bana  yakıştırmayan uygun  bulmayan, geri çevirmek isteyen görevliye ısrarcı oldum,adımı yazdırdım ama bu vakte kadar geri dönüş olmadı.
Ben bu şekil yaşantımdan memnunum, ev hanımı anne olarak ömrümün geri kalanını geçirebilirim.
Dışarı çıkıyorum,  yıkık dökük bir apartmanda çamaşır asan bir yaşlı görüyorum, balkonuna üç sıra ip germiş, en arkadaki ipe koltuk altı yırtık  çamaşır asmış, hemen evime koşup  koltuk altı yırtık bu çamaşırı yazmak istiyorum, bir inşaat önünden geçerken bir çocuk gülsün diye   bir işçinin küreğini bırakıp elini cebine sokmasını yazmak istiyorum, kedilerin , köpeklerin bugün yemek yok mu diye bakışlarını, ayva ağaçlarının altına serilmiş döşeklerde güneşlenen yaşlıları, adı hep gelin kalmış, kocasından seni seviyorumu hiç duyamadığını itiraf etmiş bir kadını yazmak istiyorum.  Hakkı ile yazamıyorum, kedilerin, köpeklerin baktığı gibi yazamıyorum, sırf onları daha iyi anlayabilmek için kitap okuyorum .  Beni en çok okurken gördüğünden olsa gerek
 bir keresinde de annen ne iş yapıyor diye sorulduğunda " annem kitap okuyor" demiş , öğretmeni aferin annene demiş  ama  veliler toplantısında da gülme konusu yapmak istediğinde "keşke sizde okuyabilseydiniz" diyemedim. Sait Faik okuyabilseydiniz başka olurdunuz. Sait Faik okumayı sevebilseydiniz velileri mesleklerine göre ayırt etmez, çocukları yarıştırmaz, tembel akıllı diye sınıflandırmaz, bütün gün ısrarla çocukları okulda tutmazdınız...Sait Faik okuyabilseydiniz insanı sevebilirdiniz, çocukları sevebilirdiniz. Sait Faik okuyabilseydiniz benim gibi bir ev hanımını, oto tamircisini, çaycıyı ve temizlikçiyi sevebilirdiniz, bir çocuğun sırf annesi ev hanımı diye üzülmesine sebep olmazdınız...




1 Nisan 2017 Cumartesi

Az gittik Uz gittik Çorum'da



TRT arşivini açmış, hatırlamak istediğimiz ne çok program varmış,  kavga etmemek için izlemek istediklerimizi kura torbasına soktuk. Az gittik uz gittik 9. bölümde ,
1986'da Evliya Çelebi ile Küheylan Çorum'a gelmiş...
Evliya Çelebi'yi rahmetli Erol Kardeseci seslendirmiş, tanıtım için seslendirmeyi ise Şahap Sayılgan yapmış.
Çorumlu çocuklar sokak oyunlarını gösteriyor,  nerdeyse boyları kadar sopalar ile oynanan bir oyunu izlerken ; şimdiki anneler bu oyunu oynatmazdı " dedi Yunus. Haklıydı, oğlum bi yerinize girer, gözünüzü çıkarır diye ben izin veremezdim. Ama o yıllarda aynı yaşta olduğum çocuklar Çorum'da oynuyorlarmış.
        http://www.trtarsiv.com/izle/99101/az-gittik-uz-gittik-9-bolum


30 Mart 2017 Perşembe

Karatavuk


Her ilkbaharda bir kuş geliyor sokağıma. Çiçeklenmiş bahar dallarına konarak ötüyor.  Çok kuş sesi duydum, köyümüz göl kenarında olduğundan çeşit çeşit kuş tanıdım, dinledim ama bu kuş gibisini görmedim. Çok güzel, simsiyah parlak tüyleri turuncu gagası var. Ve sesi...Sesini her duyduğumda ne iş yapıyorsam hemen bırakıyor, pencereyi açıp , ağlıyorum. Havanın serinliğinde ortaya çıkıyor, akşam ve sabah olmadan önce. Geçen günlerin birinde gök gürültüsü ile yağmur yağıyordu hiç dinmeyecek gibiydi, yağmurun şiddetini azalttığı bir anda , o içli sesi işittim..  Pencereyi açtım, dinlemeye başladım, yağmurun serinliğinde, çam ağacının derinliklerine gizlenerek içini döküyor, saklanmış küçük cisminden öyle büyük sesleniyordu ki   bütün sokak benim gibi ağlıyor olmalıydı.   
Dün akşam üzeri, anne senin kuşun geldi diye çağrıldığımda bulaşıkları yıkıyordum. Arka balkona çıktım ayva ağacının beyaz çiçekli dallarına konmuş olduğunu gördüm. Hiç biri diğerine benzemeyen, her seslenişi eşsiz bir beste...Akşamın soğukluğu ile buz gibi balkonda onu dinliyorum, benim için söylüyordu. İçinden dökülen her sesini aldım, ısındım. Beni nasıl mutlu ettiğini bir bilseydi.. .
Sesini kaydedip paylaşmak istedim, olmadı. İnternetten aynı türün seslerini dinledim, hiç biri Çorum sokağımdaki kuş gibi ötmüyordu. http://www.virtual-bird.com/songs/turdus-merula.mp3 burada öten kuşun ismi de karatavukmuş ama benim kuşum  daha içli daha nağmeli daha farklı ötüyor.

Kieslowski - Mavi



Cahil olduğumu hep söyler hep yazarım. Anlayamam. Herkes gibi şıp diye anlayamam. Babamı, annemi, oğlumu, kendi yaşantımı bile anlamaktan aciz bir zavallıyım. Okuduğumu anlamam için iki kere üç kere tekrarlamam gerek.( Suç ve Ceza'yı ikinci kere okuyorum, ilk okuduğumdan hiç bir şey anlamamış olduğumu onun hakkında yazılanları okuyunca anlayabildim) Mavi'yi de ilk izlediğimde hiç bir şey anlamamışım, ikinci, üçüncü izleyişimde farkına varıyorum...Kitabın ve filmin  geri dönüp baştan alınabilmesi varken yaşanılanlar için bu mümkün olmuyor...Anlayabilmek için Kieslowski izliyor, Dostoyevski okuyorum.

Kiesloswki filmlerinden izlediklerim ( anlamak için bir kaç kez daha izlemem gerekenler) Aşk üzerine kısa bir film, Dekalog,  Veronika'nın ikili yaşamı, Kırmızı, Beyaz, Mavi....
Üç renk temalı filmlerinden Mavi, özgürlüğü simgeliyor. Özgürlük temalı bir film denildiğinde düz aklıma ilk önce mahkeme, hapishane, adalet arayışında bir koşuşturmaca gelirdi...
Mavi'de özgürlük bir kadının geçmişinde  tutsaktı.
Kocasını ve kızını trafik kazasında kaybeden bir  kadının hikayesi , Mavi.
Büyük bir acı  ile  hapsedilmişti kadın. Kendini yok etmeye çalışarak özgürlüğü  arayan kadının hikayesi, Mavi.
Önce intihar ederek özgürlüğe kavuşacağını zanneder sonra hiç bir şey yapmamak ile...
 Duyguları hissetmekte her insan farklıdır diyor Kieslowski, ama dünyaca ünlü bir müzisyen ile flüt çalan bir sokak müzisyeni aynı duyguları hissederek beste yapabilir. Acı herkeste aynıdır, farklı şekillerde görünür, Mavi'de kaybettiği sevdiklerinin arkasından hiç ağlamadı kadın , acısını öyle gösterdi ki filmi izleyenler sonsuza kadar unutamayacaklar.
Juliette Bnoche Mavi'nin rengine öyle uymuş ki, onu hep bu filmi ile hatırlıyor ve en çok bu filmi ile sevmiştim.

" Sinema hiçbir şeyi değiştirmez ama insanların bir çok şeyi anlamalarına neden olur. Dünyayı değiştirecek şeyler filmler değildir, filmleri izleyen insanlardır". Krzysztof  Kieslowski


28 Mart 2017 Salı

Artiz

İki gündür ev sallanıyor, deprem sanıyor , Çorum ile ilgili haberler için internete bakıyorum.
Evin arka sokağında yıkım çalışması vardı ama biteli çok olmuştu. Şimdi bir  dozer ve üç dört işçi çalışma yapıyordu. Oturduğum koltuğun , bardağımdaki suyun titreşmesinin nedeni bu çalışma olmalıydı. Arka balkona çıkıp çalışanları izlemeye başladım. Dozerin sesi kesildikçe işçilerin ne konuştuğunu duyabiliyordum. Ellerinde kürekler  toprağı taşırken birbirleriyle şakalaşıyorlardı. Bir araba ( araba demek yakışmaz tek kapılı Mercedes) yanlarında durdu  içinden iki  adam indi.  Adamlar arabaya yaslanarak çalışmaları izlerlerken yanlarına bir çocuk geldi, elini uzatarak para istedi. Çocuğun çıplak ayaklarını, kirli üstünü şöyle bir  süzdükten sonra yüzlerini buruşturarak kendilerine uzanan ele baktılar. "Yok para" dedi biri ,öbürü "ne yapacaksın sen parayı "dedi. Çocuk ellerini onlara doğru uzatmakta devam ederek, çikolata alacağım dedi. Adamlar bakışlarını çocuktan alıp birbirlerine bakarak, bunlar böyle,  alışmışlar, iyilikleri için hiç vermeyeceksin, bi de çikolata alacakmış sen önce ekmek al, aç karnını doyur  diye konuşmaya başladılar. Çocuk ellerini geri çekti. Arabaya yaslanarak konuşan adamlardan uzaklaşırken çağrıldığını duydu. Heyy çocuk gel buraya...Arkasına döndüğünde işçilerden biri  küreğini yere bırakmış elini cebine götürüyordu. Çocuk koşarak işçinin yanına geldi, İşçi ,elini uzatmasına fırsat vermeden çocuğun  pantolon cebine parayı sokuşturdu. Bu para ile çikolata al diyerek çocuğu yolladı. Arabaya yaslanan adamlardan biri işçiye bakarak "artiz" dedi.

Mutluluğa Boya Beni ( le tableau)



Le tableau  tamamlanamamış bir tablonun öyküsü. Gizemli ormanın içinde bir şato resmedilmiş ama bazı şeyler yarım ve kaba çizim halinde bırakılmış. Film, tamamlanmış, yarım tamamlanmış ve henüz kaba çizim halinde bırakılmış eskizler arasında geçiyor. Tamlar, kendilerini üstün görüyor çünkü  ressam onları kusursuz bir şekilde çizmiş, boyamış tamamlamıştır. Yarımlar ve eskizler ise  ressam neden kendilerini yarım bırakmıştı diye şansızlıklarına üzülüyor ,bir gün ressamın tekrar geleceğini ve tamamlanacakları o günü bekliyorlar. Tamlar şatoda yaşıyor, şatoya girmek isteyen yarımları kabul etmiyor, eskizleri ise kendilerine  köle yapmış çalıştırıyorlardı. Tam olmak bir ayrıcalıktı ressam onları  tercih etmişti, yöneticilik,  kibir, güç, acımasızlık , şatoda eğlence sadece onlara yakışırdı. Tamlardan Ramo adlı bir genç yarımlardan bir kızı sevmektedir ama bu aşk imkansızdır çünkü herkes kendisi gibi olanlarla beraber olmalıdır diye yasa koymuştur tamlar...Tabloda yaşam yarımlar ve eskizler için gittikçe zorlaşmaktadır. Tablodaki üç kişi ressamı aramak için gizemli ormana doğru yola çıkar, tüm sorunları çözebilecek tek kişi ressamdır, bir an önce gelmeli ve resmi tamamlamalıdır...
Ramo, sevgilisi için ressamı arıyordu, sevgilisi yarımdı ressam onu tamamlasın istiyordu. Plume sadece bir çizgiydi, güçsüzdü, tamlar onu eziyordu,ressamdan tamlar gibi güç istiyordu.  Lola ise bir yarımdı, ressam onu tamamlasın istemiyor , ressamı görmek istiyordu. Tablodan ilk Lola çıktı, ressamın atölyesini gördü, tablolarla dolu. Bir savaş tablosunda savaşan askerlere niçin savaştıklarını sordu, nedenini bilmiyorlardı  ressam öyle çizmişti, iki farklı renkte orduydular savaşmak zorundaydılar.

Lola kendini esir alan askerlere,"ben bu tabloya ait değilim, ressamı arıyorum" dedi. Bir asker diğerlerinden farklıydı, Lola'ya kaçması için yardım ederken ressamı görürse ona neden bir savaş tablosu çizdiğini sormasını istedi, neden bir deniz çizmedi, deniz kenarında resmedilmeyi çok isterdim dedi.
Bir Venedik tablosu, sokaklarda dans eden insanlar...Lola tabloya giriyor hiç durmadan dans edenlerin arasında soruyor," neden eğleniyorsunuz", neden eğlendiklerini bilmiyorlar,  öyle resmedildikleri için...
Ressamı bulamıyorlar ama ressamın boyalarını alıp kendi tablolarına dönüyorlar.
Savaş tablosundaki asker elindeki boya ile tüm askerleri aynı renge boyuyor.
Yarımlar birbirlerinin eksik yerlerini boyayarak tamamladılar ama Lola yarım kalmış yerine dokundurtmadı, ressamı aramaktan vazgeçmedi....

Filmi ,izlerken geçmişime döndüm.
Küçüklüğümde çok mutlu çok mutsuz anlarımda bir duygu karışıklığı gelir beni alır savururdu. Savrulduğum yer bir bilinmezlikti. Annem, babam, kardeşlerim, evim ve 1980 lere bir tabloya bakar gibi  dışarıdan,  uzaktan bakabiliyordum o bilinmedik yerimde. Herkes yaşadığı anı gerçek sanıyordu... Anı yaşa, mutlu ol diyenleri  anlayamamamın nedeni bu olsa gerekti..Ama bunlar eskide kaldı büyüdüm, olması gerekenleri önemsedim, ağlanması gereken yerde ağlıyor, mutlu olunması gereken yerde gülüyorum, anı yaşıyorum...



26 Mart 2017 Pazar

Neden böyle yapıyorsun?


Sen de beni seviyorsun biliyorum. Bana gösteremediğin sevgini içinde saklıyorsun, hissediyorum. Pahalı mamaya terfi etmen için ne yaptım, farkındasın( kırışıklık kremim için anneler gününü bekliyorum , kırışık kremi kadar pahalı mamanı her ay alıyorum, hiç gönül koymadan) , yalnız kalma diye, mahrum kalma diye nelerden ödün verdim en iyi bilen sensin. Başına kakmıyorum, bu zamana kadar hiç gündeme getirdim mi, kalbini kıracak seni incitecek ne yaptım ki? Ayda yılda bir gelen misafirler için temiz tuttuğum misafir odası bir tek senin için ardına kadar açıktır.  Misafir odasının koltuklarını halısını dişleyip tırnaklayıp parçalamana göz yumarım,  kapalı kapının önünde bir kere miyavlaman yeterli , dayanamam açarım, "sen koltuktan halıdan daha değerlisin" ( misafir odasına ancak misafir ile girebilen eşim ve oğluma  tırnak işaretli sözcükleri hiç söylemediğimim farkındasın değil mi)
Geçmişini sana hatırlatmak istemiyorum, seni sokaklardan alıp ev kedisi yapmak için dil döken gözyaşı döken  bendim, o çok sevdiğin kişi  ayak bağı olur diye direnirken...Hep söylediğim gibi karşılıksız seviyorum seni.  Her gün onun yolunu gözlüyorsun, arabasının motor sesini tanıyorsun, o geldi diye pencerelere koşuyorsun. Eve geldiğinde kendini sevdirtmek için her türlü şaklabanlığı yapıyorsun.  Eve gelir gelmez kendini  ona okşatmak için yapmadığın kalmıyor, buzdolabı üzerine çıkıp pati sallıyorsun , gel buraya diye, takımını bile çıkarmasına izin vermiyorsun...



Sonra, o nereye giderse sen oraya...
Öyle kurnazsın ki ne yapacağını ezbere bildiğin için her açtığı çekmeceden sen çıkıyorsun,
ders çalışırken bile kendine yer buluyorsun,
kendini okşattırmak için ...Seni tanıyorum, bu sen değilsin, neden böyle yapıyorsun? Bazen aklıma kötü şeyler geliyor, beni sevmiyor, beni sıkıcı buluyor, benden bıktı gibi.
 Bütün günü ev ile haşır neşir geçirdikten sonra yatma vaktim geldiğinde yine sen benden önce davranmış oluyorsun.
Onunla sarmaş dolaş, kollarının arasında  mutlu rüyalara dalmışsın...Her akşam bu tabloya bakarak soruyorum sevgili kedim; "neden böyle yapıyorsun?"
  


24 Mart 2017 Cuma

Bir kadın

Bugün bir kadın gördüm, arabaların vızır vızır işlediği Bahar caddesinin tam ortasında.
Markete gitmek için evden çıkmadan önce anneme telefon açtım, "anne sakın akşama yemek hazırlamak için uğraşma , ben getireceğim " dedim. Market yolunda ne yemeği yapayım da peşimde götüreyim diye düşünüyordum, ikindi olmadan Ankara'ya annemin yanına gitmek için yola çıkmamız gerekiyordu. Marketin karşındaki yolda trafik azalsın diye  beklerken, bir kadının yolun ortasında birden bire durduğunu gördüm. Benim gideceğim marketten çıkmıştı bir poşet dolusu alışveriş yapmış tek eliyle tutuyordu, öbür elinde cüzdanı vardı. Birdenbire durduğuna göre bir şey hatırlamış olmalıydı ya da unutmuştu. Caddenin tam ortasında duruyordu arkasından ve önünden aceleci taşıtlar geçiyordu, kadının dimdik durması uzayınca tedirgin oldum. Hasta mıydı , düşerse tehlikeli olacaktı...Trafik azalmamış karşıya geçememiştim daha doğrusu geçmek istemedim durduğum yerden kadını izlemek dikkat çekmiyordu. Benim gibi bir kaç kişi daha kadına dikkat kesildi. Tişörtünün üzerine uzun bir hırka giymiş, benim gibi kot pantolon spor ayakkabısı vardı. Saçları da benim gibi omuzlarına değmeyecek kadar küt kesilmişti. Yaşı da aşağı yukarı benim kadar olmalıydı diye kadını kendime yakın hissetmişken....Kadın yüzünü yola doğru çevirdi, kaldırıma ulaşmaktan vazgeçmiş, arabalar gibi yoldan gitmeye karar vermişti, arabalar bu sefer kadının sağından ve solundan geçiyordu. Sokaktakiler kadına daha dikkat kesildi. Kadın kollarını açtı, sekerek yürümeye başladı. Bir adım normal atıyor, iki üç kere sekiyor( kız çocukları gibi). Bir anda trafik felç oldu, arabalar acı acı kornaya asılmıştı. Kadın hiç bir şeyi umursamıyor , sekseklerine odaklanmıştı, bir duruyor iki sekiyor sanki bir provadaydı, sahne öncesi hareketlerini unutmamak için tekrar ediyordu. Sekerken küt saçları, göğüsleri dalgalanıyordu. Belediye otobüsü çok sinirlendi kızgın bir korna çaldı kadına , kendine gel gibi...Kadın tınmadı, belediye otobüsünün isteğini yerine getirmedi,  caddenin ortasında sekerek yoluna devam etti.. Deli herhalde, hiç görmedik bu deliyi, biri çarpacak şimdi diye kaygılanan kalabalıktan ayrıldım.  Yolun karşısına  akıllı bir şekilde  geçtim. Markete girdim, reyonlara bakarken kadını düşündüm, hangi reyondan ne satın almıştı, benim gibi  akşama ne yemek yapacağım diye  düşünmüş müydü,  kafasından neler geçiyordu, yolun ortasında neden fikir değiştirdi kornaların sesi susmadığına göre  hala sekiyordu...
Marketten çıktığımda her şey normaldi, kaldırımlarda akıllı insanlar yürüyor, yoldan akıllı taşıtlar geçiyordu. Şimdi anneme söz verdiğim akşam yemeğini yapmak yerine bu kadını yazıyorum.

23 Mart 2017 Perşembe

Annem ile izlediğim filmler Satıcı



Annemin hasta olduğu aylarda , birbirimize çok ihtiyaç hissettiğimiz, birbirimizi anlamaya çalıştığımız,  o günlerde her gün yaptığımız bir şey vardı. Dünyaca ünlü sanat filmleri izliyorduk. Sessiz, için için ,hastalık ile hayatı, yaşantımızı sorgulamaya başlamıştık ama  sanat filmi izlemek bizden beklenilen bir şey değildi. İlaç günlerini dört gözle bekliyorduk, kan değerleri iyi çıksın ilaç alabilelim diye umutlanıyor iken bazen ( çoğunlukla) değerler iyi çıkmıyor  ilaç alamadan eve geri dönüyorduk. Annem üzülmemeliydi, kan değerleri açısından önemliydi. Sabahları yemek programlarına bakardık, hoşumuza gidenleri hemen yapardık. Yaptığımız yemekleri yedikten sonra bir film eşliğinde çaylarımızı içerdik. Filmler kardeşimindi annem ile izlemek için ödünç almıştım.Annem ilaçların etkisi ile filmi tamamlayamazdı. İzleyemediği yerleri sorduğunda anlatırdım. Beni dinlerken annemin gözleri açılırdı. Bu çok hoşuma giderdi, kendim ile gurur duyardım. Beni öyle dinlerdi ki sanki filmi ben çekmiştim.
Annem ile izlediğim o  filmleri bloğuma da anlatmak istedim. Anneme anlatır gibi....Filmlerin hiç biri kendi tercihim değildi, hepsi kardeşimin arşiviydi. Yönetmenleri  başta Tarkovsky, Bergman, Truffaut, Majidi'nin nerdeyse tüm filmleri olmak üzere ,Kübrick, Kurosawa    Welles, Fellini, Hitchcock,   diye uzayan bir arşiv. Benim gibi cahil bir ev hanımının gözünden bu ünlü sanat filmleri nasıl anlatılırmış merak eder, okumak isterseniz diye yazmak istedim. Bir ev hanımı gözünden sanat filmi yorumları...Ama önce henüz dün izlediğim bir film ile giriş yapmak istiyorum, ön hazırlık, hop diye büyük ustalara geçmeden...
Yine baştan uyarayım, cahil bir ev hanımı yorumu ile Satıcı filmi...
Satıcı adlı filmi izlerken yönetmenine bile bakmamışım, filmi izlerken sanki daha önce izlemiştim hissine kapıldım. Sonra anladım ki aynı yönetmenin daha önce üç filmini daha izlemişim( bütün filmlerini izlemişim) Bir Ayrılık , Elly Hakkında ve  Çarşamba Ateşi...İzlediğim dört filmi ile Asghar Farhadi'nin konuları, görüntüleri birbirine benziyordu, vicdan, suç, ceza, intikam, adalet gibi büyük şeyler, küçük mekanlarda küçük detaylar ile seyirciyi  içine çekerek , tastamam bir gerçeklik ile...
Bir masal dinler gibi uzak kalınamıyor. Çay içilmiyor. Gerçeklik rahatınızı bozuyor, elinizden yakanızdan tutup İran'a, atılıveriyorsunuz.  İran'ın bir apartmanında odadan odaya dolaşıp bir şey ararken  buluyorsunuz kendinizi...Ortam farklı olsa da aranılan şey tanıdık.
Bu bir ön hazırlık olduğu için filmin can damarı olan bir detayı atlarak anlatmak zorundayım. Arthur Miller'in Satıcı'nın Ölümü adlı kitabı ( piyes) okunmadan Satıcı filmi yorumlanmamalı.
Forushande, The Salesman, Satıcı adları ile gösterilen film, İranlı Asghar Farhandi adlı yönetmenin bol ödüllü bir filmi.( Cannes en iyi senaryo, en iyi erkek oyuncu, en iyi yabancı film oskarı)

Dört filmi ile Farhandi İranlı bir yönetmen,  sansür, baskı, cezalandırma ağırlığında kanatlanıp uçabilen senaryo yazabilmiş diğer İranlı yönetmenler gibiydi. ( Geçen yıl ölen Kiarostami, Majidi, Ghobadi izlediğim diğer İranlı yönetmenler) . Kendi şartlarına göre anlatma çabası ile  sembollere çok sık sığınıyorlardı, ilk izlediğim İran filmi olan "Baran"'da, Majidi, kahramanın kız olduğunu taşlı bir tokanın üzerine düşen güneş ışıkları ile haber veriyordu. Her zorluğa rağmen, basit, yalın, doğallıkla, aydınlık , umut verici, görkemli bir sanatın olabileceğini İran sineması tek başına kanıtlayabiliyor.

Satıcı filminin konusu cahilliğimin karanlık odasına şöyle yansıdı ;  farklılaşma, değişim, dönüşüm...Şartların değiştiği bir ortamda nereye kadar kendimiz olabiliyor, sapasağlam durabiliyor, değerlerimize, inandıklarımıza, sevdiklerimize bağlı kalabiliyoruz...
Filmin ilk sahnesinde bir dozer toprağı kazıyordu, yakınındaki apartman sarsıntıya dayanamıyor duvarları pencereleri çatlıyor,  apartman sakinlerini korkutarak dışarı kaçmalarına neden oluyordu...
İlk önce Emad'ı tanıyoruz. Büyük bir sarsıntı ile herkesin  kendini dışarı attığı sahnede Emad sakat bir çocuğu düşünecek , sırtına alacak kadar merhametli, bir tiyatro oyununda  karısı ile başrol oynayacak kadar kültürlü, öğrencilerinin her türlü saçma sorularına karşı hoşgörülü bir öğretmen. Öyle bir öğretmen ki soru sormaktan korkmuyor öğrencileri çünkü sordukça gerçeklerin ortaya çıkacağını inanan biri. Sınıfında öğrencileri ile" İnek" filmini tartışırken ( bu arada İran'ın ilk dalga yönetmenlerinden ünlü Dariush Mehjuin " Gaav" ( inek) filmini de annem ile izlemiştik hatta annem uyuya kalmamış ineğin ölümüne ağlamıştı) bir öğrenci şöyle soru soruyordu öğretmenim bir insan ineğe nasıl dönüşebilir , saçma değil mi ?  Emad ise bir insanın şartlar gerektirirse ineğe dönüşebileceğine imkan veriyordu. Emad değişimi biliyordu, oynadığı tiyatro oyunundan izlediği filmlerden ( evinde Nuri Bilge Ceylan'ın uzak dvdsi ve Bergman'ın Skammen afişi asılı olması farklılaşmanın işaretiydi).
Okul çıkışında dolmuşta Emad, yanında oturan bir kadın tarafından  kibar bir şekilde uyarılır," beyefendi ayaklarınızı toplayın!" Emad saygı ile ayaklarını kapar ama kadın ikna olmaz şoförden rica eder yerini değiştirir, o sırada aynı dolmuşta olan öğrencisi çok utanır, öğretmeni öyle bir insan değildir, kadın aşırıya kaçmıştı, öğretmeni adına çok üzülmüştür. Bu duygularını  ertesi gün okul çıkışında öğretmenine  açtığında ise Emad şöyle der, kadının hareketinden hiç alınmadım, kim bilir kaç kez dolmuşta tacize uğradı ve herkesi öyle sanmaya başladı. Demek ki  Emad olgunlaşmış bir empati ile dopdoludur. İran'daki sansürü, okulda okuması engellenen ve çöpe atılan bir kitapta  parça parça kesilen tiyatro oyununda  görüyoruz, Emad elinden geldiği kadar sansür ile mücadele ediyor.
Değişim ilk olarak ev ile başlıyor, Emad ile Rana sarsıntıdan etkilenen evlerinden taşınmak zorunda kalmışlardı. Tiyatrodan bir arkadaşlarının evine kiracı olmuşlardı.Evin eski kiracıları ile mecburen bir bağları oluştu, evin bir odasının kapısı kilitliydi. Kilitli odada eski kiracının eşyaları vardı.
Komşulardan eski kiracının kötü kadın olduğunu öğrendiklerinde Rana için çok geçti.
 Emad'ı sarsan, duvarını penceresini kıran kendi olmaktan çıkaran o şeye gelmeden önce ev hanımlığımı hatırlayarak  Asmalı Konak dizisinden bir alıntı yapmak istiyorum. Bahar, kocası Seğmen'inin özelliklerini aşktan gözü dönmüş bir şekilde arkadaşına anlatırken, arkadaşı şöyle diyordu; Baharcığım eşine karşı   uysal bir kedi gibisin hep okşanılası yönlerini gösteriyorsun, tırnaklarını gösterdiğinde neye dönüşecek henüz bilmiyoruz", dediğinde   çok etkilenmiştim, bugüne kadar unutmamış, saklamıştım işte kullanma sırası geldi. Emad'ın karısı Rana   kendi isteği dışında tırnaklarını kocasına geçirmek zorunda kaldı. Oysa film boyunca hiç değişmeyen aynı kalabilen tek kişiydi Rana...İyi bir eş, fedakar, samimi , uyumlu, aşık...Birdenbire, zor kullanarak,Rana'nın toprağına bir buldozer girmişti, Rana sarsılmış, incitilmişti ama değişmemişti, değişen kocası Emad olmuştu. İşte bütün bir film boyunca karısının başına gelen bir olayın acısıyla yavaş yavaş değişen bir kocayı, Emad'ı izliyoruz.

Bu acı ile Emad farklı bir öğretmene dönüşmeye başladı, uygunsuz bir anının  çekildiğinden şüphelenmiş, şüphelendiği   öğrencisinin elinden zorla telefonunu almış, "öğretmenim lütfen bakmayın" diye yalvarmalara rağmen Emad bütün sınıf önünde tek tek videolara bakıp, gördüklerini  babasına haber vermek ile tehdit etmişti. Böylelikle Emad'ın şartlar gerçekleşirse despot biri olabileceğini görüyoruz. Emad'ın bu hareketi ile İran hükümetinin baskıcı sansürcü cezalandırıcı rejimi olağanlaşıyor.
Öğrencilerini her koşulda  soru sormaya teşvik eden Emad, gerçeği öğrenmekten korkmaya başlamış, eşine soru soramıyordu. Karısının sırtındaki gerçeğin ağırlığını hissediyordu ama davranışları ile bunu gösteremiyor, tepkileri umursamaz bir hale bürünmüştü...Empati kuramamaya başlamıştı.
Filmin bir çok yerinde
adaletin, yaşamdaki yerini sorgulamamızı istiyor yönetmen. Adalet ihtiyacı birdenbire açığa çıkıvermişti, polise güvenemeyen Rana ,  adalet ihtiyacını eşi ile gidermek istiyordu. Rana başına gelenlerden dolayı eşinden merhamet istiyordu ( İran sinemasında bu merhameti göstermek için yine sembollerden kelimelerden yararlanılmalıydı, erkek ile kadının sarılması yasaktı). Kadın toplum içinde özel değil. Başına gelen olayın gizlenmesi gerektiğine komşulardan, arkadaşlara kadar tüm kesim hem fikir aksi taktirde kendisi zarar görecektir.   İran'da tiyatroda baş rol oynayacak kadar elit bir kadın olmasına rağmen kendine biçilecek şeylerden çekinmektedir Rana.Emad'ın adalet ihtiyacı ise  karısına zarar veren suçluyu bulmak ile sonlanacaktı, tek başına adaleti ,suçluyu aradı. Filmin sonunda suçlu bulunmuştu ama bir seyirci olarak suçluyu kabul edemezdik, suçlu öyle tanıdık ki onu gördüğümüzde akla ilk masumiyet geliyordu. ( Mükemmel , mükemmel bir seçimdi Naser ile Sajjadihosseini )



Suçlu, mağdur ve Emad'ı ,üçünü bir arada gördüğümüz bir  sahnede Emad'ın yerini Rana ile sorguluyoruz. Rana mağdur olarak suçluyu af etmiş iken Emad suçluyu cezalandırma şekilleri arıyordu.  Rana kocasını tanıyamadığını fark etmiş ve "neden intikam alıyorsun "diye sormuştu...
Sadece doğu kültüründe mi ( yurt dışını hiç görmemiş biri olarak)  mağdurdan daha mağdur olmak vardı?  Karısının en zayıf anında  ihtiyaç hissettiği merhameti gösteremeyip, onun için intikam almakta gözü karartmak Emad'ın özelliklerinden değildi ama oldu. Bir sahnede bayılan suçluya avuçları içinden su içirerek hayata döndürmeye çalışan Rana için artık suç ve suçlu yoktur sadece kendi acısı vardır ve bunu tek başına yaşamak zorundadır.
Suç, suçlu, mağdur, insan, adalet, vicdan , her şeyin değişken olabileceğini küçük gerçekler ile göstermişti yönetmen. Temeline kadar sarsılabilirsin, değişmeden durabilecek misin?
Çok sığ bir anlatım oldu, ama bu ilk böyle olsun. Şöyle bir baktığımda izlediğim sanat filmleriyle karşılaştıramamış, benzerlikler ile  geçişler yapamamışım, sinema terimleri kullanmamışım, felsefe, varoluşçuluk hümanizm, kitap alıntılarından da eksik. Sahiden  anneme anlatır gibi olmuş, bi de son olarak anneme, "anne gördün mü ben tek değilmişim, Rana'da yeni kiraladığı evi badana yaptırtmadı, eski kiracının kirli duvarlarına yerleştiriverdi eşyalarını." derdim.