23 Ekim 2015 Cuma

Okul bahçesi


 

Çorum sokaklarında fırın arıyorum, tek başıma yapacağım kahvaltımda ekmeği marketten almak istemedim,  fırından yeni çıkmış bir ekmek yalnızlığımı unutturur diye umarak, sokaklarda kayboluyorum…

Bir ilkokul önündeyim, pembe, mavi suluklarını, beslenme çantalarını, okul çantalarını sırtlarına yüklenmiş  çocuklar annelerinin elini tutarak akın akın okula geliyorlar.  Sokak panayır yeri gibi oluyor renkli canlı, kalabalıktan uzaklaşıp okul duvarının arkasına çekilip saklanıyorum. Okul bahçesindeki ayrılış sahnelerini izliyorum. Ellerini bıraktıkları çocuklarının ardından annelere bakıyorum, vicdan azabı çekenler var mıydı? Hangi anne   boşalmış elleri ile  okul bahçesinden çıkarken kendine bile itiraf edemediği bir şekilde pişmandı?  Okula , sınıfa girip, çocuğunu kaçırma planı yapan anne var mıydı? Yoksa olması gerekeni yapmanın huzuru ile mi dolulardı?

Oğlumu sabahın köründe, uykusundan zorla uyandırarak, okul servise bindirirken ben nasıl bir anneydim?  Olması gerekenleri, zorunluları, kendi içinde bile sorgulayamayan bir anneyim. Herkes gibi bir anneyim ve çocuğumu da öyle yetiştiriyorum.

Beş yıldır aynı şeyi yapıyorum,  daha yıllarca  yapacağım.

Aynı öğretmen, aynı arkadaşlar ile her sabah bir yarışa sürüklenmesi için.

Öğretmen, sistem hiç değişmeyecek, arkadaşları ise her zaman yarışma arkadaşları.

Her günü, her saati sadece  not ,yazılı için dinlenen, tarih, matematik, Türkçe,coğrafya…

 Birinci olan öğrenciler  hiç değişmiyor, her gün aynı öğrenciler daha hızlı anlıyor, daha güzel yazıyor, daha çabuk cevap veriyor, daha yüksek not alıyor, öğretmenler her gün aynı öğrencilere aferin diyor, yüksek not veriyor.

Kurallara uyan, sessiz olan hep seviliyor, birinciler  taktir ediliyor, konuşanlar hep cezalanıyor, ödev yapmayanlar , çok gülenler, bağıranlar, sıradan kalkanlar, oturamayanlar, yazısı çirkin olanlar, okumayı sevmeyenler, hiç sevilmeyeceklerini biliyor iken;

Her gün hep aynı duvarların içine gömülmeyi  tercih ederler miydi?

Beni her sabah okula babam götürürdü, tütün, kolonya kokan ellerini, okul bahçesinde hiç bırakmak istemezdim.  Birinci sınıftan beri;  akıllılar, temizler, tembeller, yaramazlar, pisler diye kümelere ayrıldığımızın farkındaydım. Tembellerin, pislerin, yaramazların kümesine düşme tehlikesi  tırnaklarımı morartacak kadar kanımı dondururdu. Her şey öyle büyük ki sıramdan kalksam kaybolacağımı sanıyorum, duvarların renginden korkuyorum, tahtanın karanlığı kör bir kuyu ve tüm yazılar kör kuyuya atılmış gibi kaybolup gidiyor, hiçbir şey anlayamıyorum. Öğretmenimi tanıyamıyorum, iyi mi kötü mü, kızacak mı, vuracak mı emin olamıyorum, arkasında bağladığı ellerindeki cetvelin varlığını  aklımdan çıkartamıyorum. Kara tahta üzerindeki   gülümseyen  kürklü Atatürk resmi  sapsarı, canlı ve güven vericiydi. Kürkün tüyleri, Atatürk’ün sarı saçları, kırmızı yanakları, gözlerimin içine bakarak gülümseyişi  benim için farklı bir anlam taşıyordu. Okula başlamadan evvel  mahallenin camisine kuran kursuna gittiğimde, Hz. İsa’nın ölmediğini göklere yükseltildiğini, tekrar geri döneceğini  öğrenmiştim. İlkokula başladığımda ilk günlerde babamın ezberlettiği şiirler sayesinde  , okuma yazma öğrenmeden Atatürk şiirlerini her vesile ile mikrofonlarda okumaya başlamıştım. Şiirlerde Atatürk’ün ölmediği söyleniyordu ve Atatürk’te  hz. İsa gibi ölmemişti, kara tahtamızın üzerindeki resimde kürklerinin içinde yaşadığına, beni ve tüm sınıfı görebildiğine kendimi inandırmıştım.  Öğretmenin tekinsiz hallerinde, arkasına bağlı elleri ile yanıma yaklaştığında, hep karatahta üzerindeki resme baktım.

Sınıfımda her şey bir çocuğun kaldıramayacağı kadar ağırdı, günler, aylar, mevsimler değişiyordu ama öğretmenim değişmiyordu. Atatürk’ün gözleri önünde cetvelini kılıç gibi  nasıl sallayabiliyordu,  birincileri nasıl sahipleniyor, tembeller ve pisler nasıl kimsesiz kalabiliyordu…

Okulda, öğrenmem gereken en önemli şeyin farkına vardığımda karatahta üzerindeki resme bakmayı bıraktım. Öğretmenimin gözüne girmeyi başarmak için her ne gerekiyorsa yapmayı, olması gerekenleri ayırt edip, ona göre hareket edebilmeyi, nasıl isteniliyorsa öyle olmayı başardığımda henüz birinci sınıf bitmemişti. Kürkleri içinde Atatürk canlansa resimden çıksa , öğretmenim için hiçbir şey ifade etmeyecek, öğretmenim hiçbir zaman değişmeyecekti….
Sokak boşalmış, anneler evlerine gitmiş, ben hala okul duvarı arkasındayım…Yalnızlığımı taze bir ekmeğin bile geçiremeyeceğine karar vererek eve dönmeye karar veriyorum

4 yorum:

  1. Ayşe Hn bloğunuzu severek takipteyim. Her gün bakıyorum bir arkadaş sesi arar gibi bloğunuza. Yazınızdaki yalnızlı dokundu bana. Bir selam göndermek istedim :)

    YanıtlaSil
  2. Turkiyedeki curumus egitim sistemizi en iyi anlatan yazilardan biri bence ayse, Benim burda herseye asiri sevgim ve heycanim en cok egitim sisteminin guzelliginden. Sesini cikarip,hakkini arayanlar sevilip sayildigi yer burasi..ayrimciligin her turlusunun kanunlar tarafindan yasaklandigi...bu araada ben hep tembeller kumesindeydim:) ilkokul ogretmenim yillar once annemle karsilasip benim amerikada okudugumu duyunca cok akilli kizdi hulya demis..

    YanıtlaSil
  3. okullara tam da anlattığın gibi, bu eğitim sisteminde sisteminde sadece en başarılıların şansı var. peki ya büyük çoğunluktaki diğer çocuklarımız? başka şansımız olabilseydi keşke. başarının notlarla değil erdemli davranışlarla ölçülebildiği bir okul mümkün olabilir mi...

    YanıtlaSil
  4. 10 kişinin çalıştığı bir odada ben de kendimi öyle yalnız hissediyorum ki. ben de ilk yorumdaki arkadaş gibi yazılarınızı bir arkadaş gibi görüyorum. Sevgilerle...

    YanıtlaSil