24 Şubat 2017 Cuma

Orhan Pamuk Kitaplarını Okurken...



Kafamda Bir Tuhaflık'ın son sayfalarına geldim, radyo 3,  klasik müziği kesip haber saatini sunmaya başladı;  Barış Manço'nun ölüm yıl dönümüymüş. Kafamı kaldırdım radyoya baktım , kaç yıl olmuştu? 18. yıl dönümüymüş. Haber bitti. Klasik müzik başladı.  Demek biz evleneli 18 yıl olmuş diyerek tekrar kafamı kitaba gömdüm.
Mevlüt ile Rahiya'nın aşkını İstanbul sokaklarını okuyorum, İstanbul yıllar geçtikçe değişiyor, başkalaşıyor ama Mevlüt ile Rahiya'nın sevgileri evlilikleri sürecince  hiç değişmiyor. Geçim sıkıntısı, seyyar satıcılığın verdiği yük , tek odalı evde iki çocukla yaşamaktan olsa gerek, dedim, bu yüzden sevgileri hep aynı kaldı...Mevlüt'ün saflığı, sadakati, sırtında taşıdığı işi ile İstanbul sokakları...
 Yirmi yıl önce o'nu ilk gördüğümde koltuğumun altında Benim Adım Kırmızı vardı çünkü yirmi yıl önce benim gibi kültürlü gözükmek isteyen  tüm üniversiteli kızlar Benim adım Kırmızı ile dolaşmak zorundaydı. Kitap benim değildi, yurt arkadaşımındı, o da başka birinden almıştı. Orhan Pamuk'un okumadığım tek kitabıydı çünkü kitabı veren şöyle demişti,  bu kitap çok ağır kızım, okunmaz , taşınır...Cevdet bey ve oğullarını su gibi okumuştum, ama bu kitap okunmaz şartına bağlıydım    kız yurdunda çıkıntı olup tek okuyan olmak istemedim,  kitabın kapağını açmadan taşıdım, durdum. Sonra bir gün ilk konuşmamızı yaptık. Üst sınıftaydı, alttan dersi vardı, bizimle ders dinliyordu, bir kaç kere bana baktığına şahit oldum ama üzerime alınmadım." Çıkışta size bir şey söylebilir miyim dediği gün anfide rahmetli Nevzat Yalçıntaş ders anlatıyordu, saçlarımın erkek kısalığı gitmiş kulaklarımın arkasına sıkıştıracak kadar uzamıştı. Konuşanlara tahammülü yoktu hocanın, arkamı dönüp " ne diyeceksiniz ki" diyemedim. Nevzat hocaya bakarak ne diyecek diye düşünüyorum, kalbimin sesi  hocanın sesini bastırıyor...Ders çıkışı koltuğumun altına Benim adım Kırmızı'yı , saçlarımı kulağımın arkasına sıkıştırdım, gözlüklerimi cebime attım,kampüsün asırlık çınar ağaçları altında beraber yürümeye başladık, sonbahardı.
Yemekhaneye doğru gittiğimizin farkında değilim, Süleymaniye ve onun arkasında Haliç'i flu görüyordum, çınarların kocaman gövdesi arasında bana bir şeyler söylüyor, rüzgarın ve kalbimin sesi öyle güçlü ki duyamıyorum. Yemekhanenin önünde sıra var, birlikte duruyoruz, uzakta Haliç manzarası,   Galata kulesi ile Karaköy...İşte diyor, ben her gün şu karşı ki sokaklarda dolaşıp duruyorum, mısır çarşısındaki büfeden çıkıp yürüyerek Haliç'i geçip bankalar caddesine gidiyorum, , sipariş topluyor, sandviç satıyorum. Bir kolu havada işaret parmağı ile tek tek Karaköy sokaklarını gezdiriyor... Gösterdiği yerler ben de flu. Gözünün benden uzaklaştığı anlarda gözlerine bakıyorum... Çok yakınımda ,  net görüyorum .Yirmi yıl sonra bugün onun Mevlüt gibi sokakları çok sevdiğini, sandviç satarken çok mutlu olduğunu anlayabildim...(O anları hatırlamak şimdi yazmak ne güzelmiş  ama bu yazının konusu başka bir şey burada bitsin) Yemek bitti sırada beklemeyin dediler, ayrıldık.
Koltuğumun altına bakıp "ne okuyorsunuz" demediğini fark ettim, üzüldüm. Onun yanındayken içime dolan güvenin sebebini  koca gövdeli çınar ağaçlarına bağladım...Evlendikten sonra öğrendim ki koltuğumun altındaki kitabı görmüş, ayrılır ayrılmaz  Benim Adım Kırmızı'yı almış, okuduğu ilk Orhan Pamuk kitabı olmuş, sandviç tepsisine  koyduğu kitabı gören banka çalışanları " o kitap çok ağırmış tepsiyi nasıl taşıyorsun " diye alay etmişler. O günden sonra Benim Adım Kırmızı'yı taşımayı bıraktığım için kitap ile ilgili fikirlerini hiç açamamış, ( keşke o dönem kitabı okuduğunu söyleseydi, Benim Adım Kırmız'yı okuyabilmiş bir erkek arkadaş ile yurtta hava atabilirdim)
Okulu bitince hemen evlenebilmek için  sağlam, iyi bir iş şartı koydular, sokakta sandviç satmak işten sayılmıyordu.Bir gökdelende muhasebeci oldu. Sağlam iş için onay aldı, Barış Manço'nun öldüğü gün evlendik. O da hastaydı, rahmetli Barış Manço gibi mi olacağım diyerek kalbini tuttu.  İki sene boyunca hapis gibi iş yapıyordu ,penceresi açılmayan on yedinci katta mutabakatlar, ay sonu işlemleri, gecelere kadar mesai...Hastalığı neydi kimse bilmiyordu, duyulmuş bir şey değildi. İş yerinde kalbi sıkışıyor, bütün vücudu uyuşuyor, nefesi kesiliyor...Kalp krizi diye doktor doktor dolaşıyor, yok hiç bir şeyi deniliyor , o zamanlar internet olsa belirtileri yazar ve panik atak olduğunu anlardı ama panik atak diye bir hastalık o zamanlar bilinmiyordu. İş yerine gidememeye başladı, gökdelene çıkamıyordu, asansöre bindiği anda kalp çarpıntısı, terleme ile kendini kaybediyor, hastaneye kaldırıyorlardı. İstifa etmek zorunda kaldı, neden olarak gökdelene çıkamıyorum dedi ( şimdi olsa meslek hastalığı diyerek tazminat vermeleri gerekirdi) Hastalığı  fiziksel değilse psikolojikti, Bakırköy ruh hastalıklarından bir prof. 'a gittik, hastalığın adını yine öğrenemedik, hap tedavisi başladı. Böyle hastalık mı olurmuş, gökdelenden korkanı da ilk kez duyduk, cinlenmiş mi, büyü mü nefesi kuvvetli birine okutmak gerekir diyen akrabaları dinledim, bildiğim , tavsiye edilen tüm duaları okudum, tanıyan herkes okudu, üfledi. Hiç bir şeyin yok işe geri dönmelisin diyenleri duydukça kötüleşti, dışarı çıkamaz oldu. Dışarı çıkması gerekirse  yanında hep ben olmalıydım, bir tek benim yanımda iken hastalık belirtileri gelmiyordu. Herkesi uzaklaştırdım, baş başa evimizdeydik...İnsan ancak bu kadar çaresiz kalırdı, bir hastalık var ama hiç kimse bilmiyor, bilmediği için inanmıyor, herkes kafasına göre ilaçlar öneriyor...Yabancı bir dergide Panik atak adlı bir yazıyı nasıl buldum nasıl okudum hatırlayamıyorum ama onunla satır satır tercüme ettik, her cümle sanki onu anlatıyordu...Meslek hastalığıymış , yoğun iş temposu, bitmeyen, tutmayan hesapların hepsi gökdelenin içinde geçtiği için, gökdelen denildiğinde bile atak gelmesi...Hastalığı öğrendiğimizde iyileşme yoluna girmiştik ( etkisi hiç bir zaman tam anlamıyla geçmiyor, gökdelenlere hala giremez)  iki işsiz bir evde nereye kadar...Yeni işimiz Mevlüt ile Rahiya'nın yaptığı işe çok benziyordu ve o işi yaparken onlar kadar mutluyduk .( ne işi olduğunu pazartesi yazarım, burada kesiyorum)


9 yorum:

  1. Aaaa... Çok heyecanlıydı ya. Biz de 2000 de evlendik okul biter bitmez hemen iş ikimiz de, bi de askerlik tamam oldu :) Yarını bekliyorum merakla :)

    YanıtlaSil
  2. Ne güzel anlattınız.Merakla bekliyorum pazartesi gününü.Sevgiler:)
    İlknur

    YanıtlaSil
  3. Sizi okurken hangi devirden geldik , keşke hep orada kalsaydık diyorum .Ne güzel bir insansınız siz...

    YanıtlaSil
  4. Sizi okurken hangi devirden geldik,keşke hep orada kalsaydık diyorum.Ne güzel bir insansınız siz...

    YanıtlaSil
  5. Eskiden akrabalarim "hastalik hastasi" diye halama tani koymustu, yillarca kendini hasta hissetti. Gecen yil o durumdaki butun insanlari anladim, sonunda. Simdi kim kendini uzun sure hasta hissetse piskologa gondermek istiyorum.

    YanıtlaSil
  6. pazartesi oldu:)
    siz hep yazın ayşe hanım.

    YanıtlaSil
  7. Ben de o kitabı çok beğenerek okumuştum. Çünkü Konyalı olan babam istanbul'da ve Ankara'da yoğurt satarak başlamış hayata. Hemde bizim çocuk diyebileceğimiz yaşta. Eski İstanbul'u ve Babamı okudum Mevlütle. Çok keyifliydi... Şimdi seni ve eşini hayal ettim, eski Türk filimleri gibi :)
    Ödül..

    YanıtlaSil